Normalde cinayet–gerilim–polisiye türü benim sık okuduğum bir tür değil; fakat bu ara farklı tarzların bana iyi gelebileceğini düşünerek 20 ile bir değişiklik yapmak istedim. Sam Holland’ın serisinin ikinci kitabı olmasına rağmen birinci kitaptan bağımsız ilerlediği için okurken herhangi bir eksiklik hissetmedim. Tam tersine, temposu yüksek ve akıcı yapısıyla bir çırpıda okunabilecek bir kitaptı.
Romanın temelinde yıllar önce hapishanedeki bir katilin başlattığı 20’den geriye doğru işleyen bir geri sayım bulunuyor. Cinayetler birbirini takip eden zincir şeklinde değil; daha çok geçmişte atılmış karanlık bir düğümün yıllar sonra yeniden çözülmeye başlaması şeklinde ilerliyor. Bu geri sayım atmosferi, olay örgüsüne hem gizemli hem de tedirgin edici bir hava katıyor. Hikâyenin kökleri geçmişte olsa da, çözülme bugünün polis ekibinin üzerinde şekilleniyor.
Benim için kitabın en ilgi çekici taraflarından biri, anlatımda zaman sıçramalarının bulunmasıydı. Yazar hem geçmiş hem şimdi arasında gidip gelen bu kurguyu konuyu dağıtmadan yapmayı başarmış. Bu teknik, cinayetlerin ardındaki psikolojiyi ve karakterlerin geçmişlerini gölge gibi okurun zihnine yerleştiriyor. Çocukluk travmaları, bastırılmış deneyimler ve kişisel kırılmalar özellikle belirgin şekilde işlenmiş.
Her ne kadar seri cinayet içeren bir kurgu olsa da, tasvirler aşırı rahatsız edici seviyede değil. Bu yüzden “kanı donduran sahneler” bekleyen okurlar için daha yumuşak bulunabilir. Katil tahmini yapmayı seven biri olarak benim tahminim tutmadı, bu yönüyle kitabı başarılı buldum. Fakat finalde daha güçlü bir motivasyon ya da daha katmanlı bir katil profili beklentim vardı; bu sebeple tam bir “vay be” etkisi yaratmadı.
Yine de 20, türün müdavimi olmayan biri olarak benim için oldukça sürükleyici, merak