Bazı kitaplar vardır; ince görünür ama içeriğinde koca bir düşünce dünyası taşır. Candide de tam olarak böyle bir eser. Voltaire, bu kısa romanında yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda çağının düşünce sistemini, toplumsal düzenini, din anlayışını, iktidar ilişkilerini ve insanın dünyayı anlamlandırma biçimini sert ama zekice bir dille sorgular.
Roman, saf, temiz kalpli ve dünyaya umutla bakan Candide karakteri üzerinden ilerler. Candide’in düşünce dünyasını şekillendiren kişi ise hocası Pangloss’tur. Pangloss’un savunduğu temel fikir şudur: “Her şey mümkün olan en iyi dünyada, olması gerektiği gibi gerçekleşmektedir.” Bu düşünce, Gottfried Wilhelm Leibniz’in metafizik iyimserlik anlayışına açık bir göndermedir. Leibniz’e göre Tanrı kusursuz olduğundan, yarattığı dünya da mümkün dünyaların en iyisidir; görünen kötülükler bile daha büyük bir iyiliğin parçasıdır.
Voltaire ise bu düşünceyi roman boyunca adım adım çürütür.
Candide’in yolculuğu bir anlamda insanın gerçekle yüzleşme yolculuğudur. Savaşlar, katliamlar, doğal afetler, hastalıklar, açgözlülük, sömürü, kölelik, ihanet ve insanın insana uyguladığı zulüm… Candide nereye giderse gitsin dünyanın acı yüzüyle karşılaşır. Özellikle savaş sahneleri, Voltaire’in insan doğasına yönelttiği sert eleştirilerden biridir. Medeniyet, şeref, vatan ya da din adına yapılan savaşların arka planında aslında yıkım, çıkar ve anlamsız şiddet olduğunu gösterir. İnsan aklını yücelten çağın içinde, insanın ne kadar kolay barbarlaşabildiğini çarpıcı biçimde ortaya koyar.
Kitabın en dikkat çekici taraflarından biri de din eleştirisidir. Voltaire burada inancı değil; inanç adına kurulan ikiyüzlü düzeni hedef alır. Dindar görünen ama ahlaktan uzak kişiler, dini makamları çıkar aracı hâline getiren yapılar ve kutsal değerlerin