Voltaire’in Candide’i, sadece bir roman değil; 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinin en sivri dilli ve keskin eleştirilerinden biri. Kısa, hızlı, absürt ve trajikomik olaylarla dolu bu metinde, Candide’in yaşadığı maceralar, fantastik ve çoğu zaman abartılı.
Westfalya’da başlayan ve İstanbul’da sona eren hikâyenin her sayfasında Voltaire, dönemin Avrupa’sına, kiliseye, aristokrasiye, dogmatik düşünceye ve savaşın anlamsızlığına ince ama sert darbeler indiriyor. Candide'nin yolculuğu doğuya doğru ilerledikçe, Müslümanlık ve dervişlik de bu darbelerden nasibini alıyor. Bu yönüyle, hem güldüren, hem düşündüren, hem de zekice iğneleyen bir yapıt.
Romanın merkezinde yer alan Candide, saf ve iyimser bir genç. Onu hayata hazırlayan Pangloss da Leibniz’in ünlü “Bu dünya mümkün olanların en iyisidir” düşüncesine körü körüne bağlı öğretmeni.
Başta bu düşünceyi sorgusuzca benimseyen Candide, Westfalya’daki Baron’un şatosundan kovulup savaşların, doğal felaketlerin, kıtlıkların, sömürünün, insani acıların ve artık imkansız gibi görünen karşılaşmaların ortasında savruldukça, bu felsefenin kendi deneyimleri ve gerçeklikle örtüşmediğini etrafındaki insanlar aracılığıyla görmeye ve sorgulamaya başlıyor.
Romanın sonunda Pangloss, yaşanan trajedilere ve felaketlere rağmen Leibnizci iyimserliğe artık inanmıyor olsa da, felsefesini şiddetle savunmaya devam ediyor. Bu durum, Voltaire’in ironik eleştirisini derinleştiriyor ve insanın düşünceye olan bağlılığının, gerçek deneyimlerle çelişse bile ne denli dirençli olabileceğini gözler önüne seriyor.
Candide ise aksine, "En iyisi kendi bahçemizi ekip biçmektir” diyerek, boş ve soyut iyimserliğin ötesine geçiyor. Kendi rasyonel eylemleriyle yaşamını yönlendirmeyi, dünyasını şekillendirmeyi seçiyor.
Günümüz dünyasında da hâlâ savaşlar,