Bazı kitaplar insanı yormadan, okuyucusunun hayatına eşlik eder ya, işte "Dert Yorumcusu" da o kitaplardan biri oldu benim icin.
Pulitzer Ödüllü bir öykü kitabı olmasına ragmen ne bekleyeceğimi tam bilmeden okumaya başladım ve her öyküde yazar bana karakterlerin aslinda bizlere, bizlerin hayatina yabancı olmadığını hissettirdi.
Karakterler; sokakta yanından geçtiğimiz, aynı otobüste oturduğumuz, belki de her gün gördüğümüz insanlar. Anlatım sade, derin ve oldukça çarpıcı.
Bu kitapta dolaşan temel duygular esasen hepimize cok tanıdık olan duygular.
İki dünya, iki kimlik arasında kalmışlık.
Hiçbir yere ait olamamanın yarattığı yalnızlık, insanin icine isleyen o sızı.
Köklerinden kopup yeni bir kültüre, yeni bir ülkeye tutunmaya çalışanların görünmeyen çabası. Bu çabanın getirdiği yorgunluk ve belki tükenmişlik.
Aile içindeki mesafeler, kimlik bunalımı, ötekileştirilen hayatlar…
Özetle, öyküler de irdelenen temalar aidiyet, değer, özlem ve dışlanmışlık gibi hepimiz için vurucu oldugunu düşündüğüm konular.
Yazarımız Hint asıllı ve öykülerinde işlediği temaları kendi köklerinden beslenerek ele almış.
Öyküleri okurken, aidiyetin her zaman bir yere ait olmakla ilgili olmadığını; bazen yalnızca insanın içinde taşıdığı bir his olduğunu düşündüm. Bu açıdan da kitabi fazlasıyla başarılı buldum. Karakterleri ve hislerini oyle guzel betimliyor ki yazar, okuyucu istemeden karakterlerle beraber hissetmeye başlayıp, sorguluyor. Kitabin güzelliği benim icin en cok bu kısmındaydi:)
Tabiri caizse kitabi okurken kendinizi bir anda karakterlerin kalbinin ortasında buluyorsunuz.
Bir bakıyorsunuz, onların derdi sizin de derdiniz olmuş. Pulitzer Ödülü’nü neden sonuna kadar hak ettiğini, her öyküyle yeniden anlıyorsunuz. Okuyan bir cok kişininde kalbine en az benimki kadar dokunacağına