Yaklaşık iki yıl önce çok değerli bir dostumun tavsiyesi olan ve bir başka değerli arkadaşımın hediye etmesiyle nihayet okuduğum deneme türündeki bu kitabın incelemesiyle herkese merhaba diyorum.
Kitaba geçmeden önce yazarımız Mine Özgüzel’den kısaca bahsedeyim: İstanbul Üniversitesi psikoloji bölümünden mezun olup farklı kurumlarda nöroloji ve nöropsikiyatri alanlarında çalışmalar yapmış; okuyup etkilendiği yazar ve filozoflar sayesinde varoluş felsefesine bağlanmış, kendisini hala bu yönde ilerletmeye çalışmakta.
Kitapta yazarın en çok etkilendiği Dostoyevski de olmak üzere Virginia Woolf, D. H. Lawrence, Jean-Paul Sartre, Kafka, Stefan Zweig, Albert Camus, Andre Gide, Simone de Beauvoir gibi sanatçıların eser verme serüvenleri, varoluş hakkındaki düşünceleri, hayata bakış açıları verilmiş; yazar hem kendi yaşamıyla hem toplumsal yaşamla hem de biz okurların yaşamlarıyla bu sanatçıların bağlantısını kurmuş. Bu anlamda hem biyografik hem otobiyografik hikayeleri, hem psikolojik hem de sosyolojik tespitleri içinde barındıran bir kitap olmuş.
Kitapta en çok dikkat çeken şeylerden biri neredeyse bu isimlerin hepsinin ödipal sorunlar yaşayıp kendi gerçeklerini, varoluşlarını bu sorunlarla başa çıkarak bulmaları. Hemen hepsi kendilerini cinsel açıdan keşfetme serüvenlerinde çeşitli çıkmazlara düşmüş, toplum ve aile tarafından ezilmiş, yabancı ve öteki olarak görülmüş kişiler. Aslında kitap ismini biraz da buradan alıyor gibi: Birilerinin yok sayması bu isimlerin kendilerini var etme mücadelesine itmiş, onlar da sanatlarıyla, fikirleriyle kendilerini yeniden yaratmışlar. Yazar bu isimleri tanıtırken bizlere de “sahte olan dış ben”imizden aslolan “iç ben”e yönelmemizi söylüyor; gözlemlerinden ve kendi yaşamından da verdiği örneklerle “iç ben” kavramını