" (...) günün birinde gencecik bir metres uğruna karısını terk etti; sevdi; sevilmedi; ve yaşamı felaketle son buldu."
Kitap, okuru ilk paragraftan bu cümle ile karşılıyor. İnceleme yazıp yazmamak konusunda emin olamadım ama hak ettiğini düşünüyorum. Nabokov, konunun basitliğini kitabın başından kabullenip bu dar alan içinde yazılabilecek oldukça güzel bir kitap yazmış.
Okurken her sayfada az da olsa umudum vardı, baş karakterimiz Albinus'un felaketinden tabii ki haberdardım fakat "bu kadarı fazla bile" deyip duruyordum. Yazarın yeteneği de burada öne çıkmış bence, okuru A noktasından B noktasına götürürken sabit bir rota izlemek yerine uzun bir gezintiye çıkarıyor.
Albinus, eşi Elizabeth ve kızı İrma ile mutlu bir hayat sürse de günün birinde "gencecik bir metres" diye bahsedilen Margot'a aşık oluyor. Devamında gizli konuşmalar, buluşmalar derken kendisini eşini terk etmiş şekilde bu kızla yaşarken buluyor. Aldatmanın sebebini aristokrat sınıfının yaşamındaki monotonluğa bağlayan yazılar gördüm fakat alakası olduğunu düşünmüyorum, ilerledikçe de aldatmanın böyle bir şey olmadığını görüyoruz.
Spoiler vermeden buraya kadar detaylandırabilirim sanırım, Albinus'un ağır ağır yıkıma gidişi anlatılıyor sonrasında. Kitabın başlarında hiç sevmeyeceğim bir karakterdir diye düşünsem de yazar karakterleri tek boyuta sığdırıp anlatmamış, her yönleriyle okurun incelemesini sağlıyor. Bütün yıkımını başlatan yine kendisi olsa da en çok acıdığım karakter yine o oldu. Eski çağlarda trajediler; düellolar, cinayetler, hakaretler, bazen de tanrılar yüzünden olsa da çağdaşımız olan bir kitapta yine çağdaşımız olan en yaygın trajediyi görüyoruz.
Kitap boyunca ne hissettim diye düşünüyorum da huzursuzluk dışında pek bir şey söyleyemem sanırım; Nabokov da "zalim" diye bahsettiği gri