Nabokov’la ilk tanışmam Karanlıkta Kahkaha ile oldu. Açıkçası böyle soğuk, alaycı ve insanın zaaflarını hiç acımadan gösteren bir roman bekliyor muydum, emin değilim.Nabokov bu kitapta aşkı romantik bir yerden değil, insanın gözünü kör eden bir saplantı olarak anlatıyor. Karanlıkta Kahkaha, adı gibi tuhaf bir roman: içinde gerçekten bir kahkaha var ama bu kahkaha neşeli değil; daha çok karanlığın içinden gelen, insanın düşüşünü izleyen acımasız bir ses gibi. Kitabın merkezinde Albinus var; düzenli, varlıklı, “saygın” görünen bir adam. Sonra Margot çıkıyor karşısına ve Albinus’un hayatı yavaş yavaş kendi elleriyle dağıttığı bir oyuna dönüşüyor.
Spoiler vermeden söylemek gerekirse roman, bir adamın arzusunun peşinden giderken nasıl küçüldüğünü, nasıl kandırıldığını ve en kötüsü, kandırılmaya nasıl gönüllü hâle geldiğini anlatıyor. Albinus’a okurken kızıyorsun, çünkü olan biteni görmemekte ısrar ediyor. Ama aynı anda insan şunu da düşünüyor: Hepimiz bazen görmek istediğimiz şeye inanmak için gerçeği biraz karartmıyor muyuz? Margot burada sadece “kötü kadın” gibi okunursa roman eksik kalır bence. O daha çok Albinus’un zaaflarını görünür kılan bir ayna gibi. Axel Rex ise bu oyunun soğuk, alaycı ve neredeyse şeytani tarafı.
Nabokov’un dili çok acayip; süslü görünmeden keskin, mesafeli dururken bile zehirli. Okuru karakterlerin acısına gömmüyor, biraz geriden izletiyor. Bu yüzden romanın havasında tuhaf bir soğukluk var. Sanki bir trajedi okuyorsun ama yazar gözyaşı istemiyor senden; daha çok “bak, insan kendini nasıl rezil eder” der gibi perdeyi açıyor. Körlük meselesi de sadece fiziksel ya da olay örgüsüne ait bir şey değil; insanın arzusu yüzünden hakikati görememesi romanın asıl karanlığı gibi duruyor.
Benim için Karanlıkta Kahkaha, tutkuyu güzelleyen değil, tutkunun