Adı:
Feminist Felsefeye Giriş
Baskı tarihi:
3 Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
344
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756056806
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Otonom Yayıncılık
Feminist felsefe nedir? Alison Stone, işte bu basit gibi görünen soruyla başlayıp engin bir ufka açılıyor. Feminist felsefeyi özgün sorularının yanı sıra felsefenin diğer alanlarıyla ortak soruları üzerinden inceliyor. Felsefi tartışmalar açısından adeta bir kılavuz netliğinde ve sadeliğinde olan incelemesi, feminist politikayla ilgilenen herkesin kafasında az ya da çok bulunan o kilitli kapıların anahtarlarını da sunuyor.
Stone, yalın diliyle bizi yedi alanda düşünmeye itiyor: Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsellik, cinsel fark, özcülük, doğum ve feminizm. Cinsiyet nedir; biyolojik midir, performatif midir yoksa toplumsal bir inşa mıdır? Birbirimizi cinsiyete göre sınıflandırmaktan kaçınabilir miyiz? Ya da toplumsal cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyetleri yeniden tanımlamayı mı, ortadan kaldırmayı mı yoksa çoğaltmayı mı hedeflemeliyiz? Dişi ve erkek bedene dair belli sembolik kalıplar içeren kültürler değiştirilebilir mi? Peki kadın kimdir? Tüm kadınların ortak nitelikleri var mıdır? Yoksa fark üzerinden bir okuma mı yapmak gerekir? Öyleyse kadınların farkını ortaya koymak, eşitlik mücadeleleriyle ters düşer mi?
Stone, her bölümde karşımıza çıkan böyle onlarca soruyu, asla indirgemeciliğe düşmeden sakince yanıtlıyor. Bunu yaparken, Irigaray, de Beauvoir, Butler, Wittig ve daha nice önemli feminist düşünürün fikirlerini kat ettiği gibi, Arendt, Foucault, Freud ve Lacan gibi düşünürlerin feminist felsefeye etkilerini de ortaya seriyor. Bu kitap feminist felsefe, feminist teori, kadın araştırmaları ve politik teoriyle ilgilenen herkes için başvuru niteliğinde…
344 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Yazarımız Alison Stone, Lancaster Üniversitesi Felsefe Bölümünde profesördür ve uzmanlık alanı da feminist felsefe üzerinedir. Eserin ilk giriş kısmında kitabın kullanımı için kısa bir rehber ile karşılaşıyoruz. Kitapta bulunan teknik terimlerin açıklaması verildiği gibi, her bölümün sonunda da bizi konuyla alakalı ek okuma önerileri beklemektedir. Felsefi terimlerin ve konuların varlığı odaklanarak okumayı gerektirmekte olmasına rağmen yazım dili gayet net ve anlaşılırdır. Fakat kitapta parantez içi detayların çok fazla ve de çoğu zaman gereksiz olması okurken akıcılığı engellediği için bu nokta olumsuz eleştirdiğim bir nokta oldu. Çeviri ve edisyon konusunda ise yayınevini ve çevirmeni gayet başarılı bulduğumu ekleyerek incelemeye geçmek istiyorum.

İlk olarak feminizmin tanımı ile başlamak doğru olacaktır. Bizim toplumumuzda sıkça "erkek düşmanlığı" ile ifade edilmeye ve buna sığınarak haksızlaştırılmaya çalışılan feminizm; genel kabulü ile 18. yüzyılda ortaya çıkan, kadınların gerek toplumsal gerek siyasal alanların tümünde erkekler ile eşit haklara sahip olması gereğini savunan akımdır.

Feminist felsefe ise, feminist bakış açısı ile yapılan bir felsefe türüdür. Bu tür, geçmişten bugüne kadınlara yönelik olumsuz tutumları inceler, farklı feminist iddiaları ve politikaları dile getirmek için felsefeden yararlanır ve bunları yaparken de kendi kavram ve tanımlarını oluşturur.

Tüm felsefi alanlarda olduğu gibi feminist felsefede de sorular ve cevaplara ulaşma süreçleri büyük öneme sahiptir. Bu bağlamda en çok sorulan sorulara yazar şu örnekleri veriyor:

Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet nasıl anlaşılmalıdır?
Toplumsal cinsiyet varolmalı mıdır? Yani, erkeklerin ve kadınların nasıl olmaları gerektiğiyle ilgili sistematik biçimde farklı beklentilere sahip olmak için iyi bir neden var mıdır?
Cinsel duygular nelerdir?
Eril önyargılar cinsel duyguların neler olduğuyla ilgili genel düşünüşümüze sızmış olabilir mi?
Tüm kadınları kadınlar yapan şey nedir?

Bunlara ve benzer pek çok soruya kendi perspektifi dahilinde cevap arayan ve fikir hareketi içinde çözüm bulmak için uğraşan bu alan zaman içinde alt dallara ayrılmış ve her bir dal kendi politik bakış açısını geliştirmiş, sorunların kaynağını belirleyerek çözüm önerileri üretmiştir. Fakat tüm feministlerin buluştukları ortak bir nokta vardır ki o da "Tabi kılınma" sorunudur.

Tabi kılınma; bir grubun bir başka gruptan daha aşağı seviyeye yerleştirilmesi ve bu sayede karşılıklı ilişkilerde üst statüdeki gruba itaat ettirilen konuma zorlanmasıdır. Feminist kurama göre kadınlar erkeklere tabi kılınmış olup bu, mücadele ederek yok edilmesi gereken bir durumdur. Yüzyıllardır pek çok toplumda kadınlara yönelik tutumlar düşünüldüğü zaman tabi kılınma bana göre bir çeşit zorbalıktır ve hatta erkeklerin gizlemeye çalıştıkları acziyet hislerinin bir yansımasıdır.

Tabi kılınma konusunda hem fikir olan feministlerin sebep ve çözüm konusunda ayrıldığını belirtmiştik. Şimdi bu ayrım noktalarından kısaca bahsetmek istiyorum.

İlk olarak "Liberal Feministlere" bakalım. Onlar kadınların ve erkeklerin akıl bakımından eşit oldukları, bu yüzden de eğitim ve kamusal alana eşit şekilde erişim hakkına sahip olduklarını savunur. Liberal Feministler özellikle çalışma hayatında kadınların eşit işe eşit ücret erişimi gibi konularda hak mücadelesi vermiş ve kazanmıştır. Aynı zamanda oy hakkı kazanımında da fayda sağlamışlardır. Kadınların çalışmak, oy kullanmak, ev dışında toplumsal hayata karışmak gibi basit ve zaruri haklar için mücadele etmek zorunda olması ne denli büyük baskılara maruz kaldıklarının güzel bir örneğidir bence.

İkinci grubumuz "Radikal Feministlerdir." Onlar erkekler tarafından yönetilme anlayışını yani eril tahakkümü patriyarka olarak adlandırmış ve buna karşı çıkmıştır. Karşı çıkarken de kadınların eril tahakküm karşısında birlik olup erkek grupları ile mücadele etmesi gerektiğini savunmuştur. Zira radikallere göre patriyarka cinsellik başta olmak üzere hayatın her alanına sinmiştir. Fakat yazar burada bu iddianın sorunlu bazı noktalarını belirtiyor. Örneğin, iş yaşamında bazı kadın yöneticilerin kendinden daha alt statüdeki çalışanlara uyguladıkları baskıya bakarak bu kuramın eksikliğine dikkat çekiyor. Ben de eril tahakküm iddiasını düşünce olarak doğru bulsam da radikallerin mücadele yöntemi olarak sert tutumlarını yanlış bulduğumu belirtmek isterim. Çünkü zaman zaman radikal çıkışlar karşı tarafa haksız muamele etmekte ve birlik anlayışına ket vurmaktadır. Eril tahakkümün iş, okul, aile, arkadaşlık gibi pek çok alanda kemikleşmiş olduğu muhakkaktır ve radikal hareketlerin geçmişte kazanımlar elde etmiş olduğu da bir gerçektir. Lakin gelmiş olduğumuz noktada her ne kadar daha çok yolumuz olsa da erkeklerden de destek gördüğümüz doğrudur. Hatta burada biz kelimesini yalnızca kadınlar olarak kullanmıyorum çünkü artık feminizm; özgüven sahibi, bilgi ve kültür düzeyi yüksek, toplumsal analiz yeteneğine sahip, doğru ve yanlışı ayırt edebilen, ilerici erkeklerden de büyük destek görmektedir. Bu bağlamda yaklaşınca radikal tutumu bir kenara bırakarak erkeklere karşı değil eril düzene karşı savaşmak en doğrusudur bana göre. Zira eril düzene yalnızca erkekler değil, toplumun hatalı şekillendirdiği yanlış eğitim mağduru kadınlar da halen daha destek vermektedir. Bunu yıkmanın en sağlıklı yolunun da erkek ve kadın olarak birlik olmaktan geçtiğine inanıyorum. Fakat Orta Doğu'nun ve benzerlerinin sahip olduğu toplum yapılarında radikal feminizmin işe yarayacağına inandığımı da eklemem gerekiyor.

Bir diğer grubumuz "Sosyalist Feministlerdir." Onlar feminizm ile Marksisizmi birleştirmişler. Buna göre kadınların ev içi ezilmişliğinin kaynağı kapitalizmdir. Kapitalist sistem üretim araçlarını ellerinde bulunduranların, emeğini satmak zorunda olanları çalıştırarak sömürmesi ile varlığını sürdürür. Benzer şekilde kadınlar da yaşamını idame ettirmek için evde ücretsiz çalışmakta ve eşleri tarafından sömürülmektedir. Buna ek olarak kapitalizm öncesi yüzyıllar boyunca kadınlara toplum tarafından biçilen roller de onların ezilmelerinin sebeplerinden bir diğeridir. Yazarın dikkat çektiği bir nokta, bu grubun çocuk doğumu konusunu da üretim alanı saymasıdır. Fakat geleneksel bakışa göre üretim alanları eril kabul edilmektedir ve bu bakış açısı doğumun dişil özelliği ile bağdaşmamaktadır.

Son olarak da "Siyah Feministler" olarak adlandırılan, ırkçılık karşıtı grubumuza bakalım. Onlar sosyalist feminizmin maddelerini kabul etmekle birlikte buna ek olarak ırkçılığa maruz kalan kadınların diğer kadınlardan daha fazla ezildiğini iddia eder ki bu kesinlikle doğrudur. Siyah ırkın köle olarak kullanıldığı dönemleri düşündüğümüz zaman, bu kadınların hayvanlardan ve hatta eşyalardan bile daha değersiz sayıldığı gerçeği ile karşılaşırız.

Görüldüğü gibi feministler, kadınlara yönelik baskıcı, küçültücü ve yok sayıcı tutumlara çeşitli bakış açıları getirmiş ve hepsi tek tek incelendiğinde haklı tarafları olduğu gibi çözümsüz kalabileceği tarafların da olduğu görülmüştür. Bu yüzden feminist felsefe, grupların düşünce süreçlerinde faydalandığı bir araç olmaya devam edecektir.

Şimdi bu konuyu burada bırakarak biraz da feminist felsefenin kendine özgü kavramlarına değinmek istiyorum.

İlk olarak "Cinsiyet" ve "Toplumsal Cinsiyet" tanımları ile bu iki kavram arasındaki ilişkileri inceleyelim. Yazar bu kısımda farklı feminist teorisyenlerin konuya yaklaşımlarını da ele alarak kendi çözüm önerisini sunmuş.

Cinsiyetin bilimsel tanımının zaman içerisinde farklılaşmasına karşın şu an kabul edilen şekli şöyledir: Şayet bir insan XX kromozoma, dişil genital organlara, baskın olarak östrojen ve progesteron hormonlarına ve belirgin göğüsler, ince ses gibi ikincil cinsiyet karakterlerine sahipse dişidir. Benzer şekilde bir insan XY kromozoma, eril genital organlara, baskın olarak testosteron hormonuna ve sakal, bıyık, kalın ses gibi ikincil cinsiyet karakterlerine sahipse erkektir. Peki bu cinsiyet tanımları, bireylere indirgendiğinde tüm insanları kapsayabilir mi? Sorunun cevabı burada karmaşıklaşıyor işte. Zira toplumda pek çok interseks, transseks ve transgender birey bulunmaktadır. Bu durum düşünüldüğü vakit cinsiyet tanımı toplumda sorun yaratabiliyor. Çünkü toplumsal cinsiyet kavramı dayanağını yalnızca iki cinsiyetin varlığından alıyor. Fakat toplumlarımız iki cinsiyetten ibaret değil elbette ki.

Toplumsal cinsiyetin tanımını ise şöyle yapabiliriz. Erkek ve dişi bireylerin hangi davranış ve tutumlara sahip olması gerektiğiyle ilgili toplumsal beklenti ve varsayımlar bütünüdür. Bu toplumsal normlar, bireylerin etki altında kalarak kendilerine dair ve belki de kendilerinden uzak psikolojik tutum ve kavrayış biçimleri geliştirmelerine sebep olmaktadır.

Bazı feminist teorisyenlere göre toplumsal cinsiyet normları, kişilerin kendi biyolojilerini farklı şekilde yönlendirerek, toplumsal cinsiyete uygun hale getirdiğini öne sürmektedir. Örneğin kadınların egzersize daha az vakit ayırarak düşük kas kütleleri ile yaşamaları, onları erkeklerden daha güçsüz bedenlere doğru şekillendirmektedir.

Bazı teorisyenlere göre ise toplumsal cinsiyet disiplinci iktidar anlayışından beslenmektedir. Buna göre toplumdaki mevcut kurumlar kadınları cinsiyetlerine göre hüküm altında tutar ve erkeklerin onlar üzerinde otorite kurmasını sağlar. Örneğin kadınlara, kadınlık vasıflarının öncelikli şartı olarak güzelliği dayatırlar. Kadınlar bedenlerinde mevcut olmayan belirli parametreleri elde etmek için kendi kendilerini baskılamaya ve yönlendirmeye başlar. Dışardan bakıldığında kadın kendi isteği ile diyet yapıyor gibi görünse de bu çoğu zaman ona dayatılan güzellik algısının net bir yansımasıdır.

Bir diğer teori toplumsal cinsiyetin performatif olduğu yönündedir. Yani bizler uzun zamandır alışılagelmiş eylemleri tekrarlayarak dişil ve eril karakterleri canlı tutarız. Bu yüzden de toplumsal cinsiyet eylemlerini değiştirme şansımız da vardır. Örneğin yakın bir zamana kadar okullarda kız öğrenciler pantolon giyemezken son on beş senedir bu kural yıkıldı. Hatta 1800'lü yılların sonuna kadar hiçbir kadın eril bir kıyafet olduğu için pantolon giymezdi, beli ince göğüsleri dik gösteren korselere mahkumdu Avrupalı kadınlar. Böyle pek çok örnek verilebilir ve görüldüğü gibi cinsiyetçi normlar, karşı çıkan bireyler tarafından yıkılıp değiştirilebilir. Burada teorisyenin önerisi toplumsal cinsiyetin çeşitlendirilmesi yönündedir. Zira daha önce de bahsettiğimiz gibi toplumdaki trans bireyler bu iki cinsiyetten de pay alamamaktadır.

Son olarak imgesel beden adı verilen bir teoriye daha kısaca değinmek istiyorum. Bunu savunan teorisyenler toplumsal cinsiyetten daha spesifik olarak beden bölümlerinin cinsiyete bağlı olarak imgelenerek davranışlarımızın şekillendiğini savunurlar. Örneğin kız çocuklarının regl olması, onları bu olay karşısında daha hassas davranmaya itebiliyor. Reglin doğurganlık dolayısıyla da dişilik sembolü olduğuna sıkı sıkıya tutunan kız, bu durumu toplumdan yansıyan haliyle bazen kirlilik bazen de utanılacak özelliklerin bir yansıması olarak görüyor. Veyahut ergenlik sonrası erkek çocuklarda görülen penis boyu takıntısı da buna benzer şekilde toplumun erillik ile güçlü, büyük, her daim cinsel ilişkiye hazır penisi bir tutma düşünceleridir.

Yukarıdaki farklı teorilerde de görüldüğü gibi cinsiyet ile toplumsal cinsiyet birbirlerini şekillendiren kavramlardır. Fakat yazarımız bu teorilere bazı noktalarda katılsa da bazı noktalarda çözümsüz kalacaklarını iddia ediyor. Örneğin toplumsal cinsiyetin çeşitlendirilmesi konusunda olumsuz bir düşünceye sahip, çünkü bu kavram zaten iki adet cinsiyetin kabulü ile varlığını sürdürmektedir. Bu yüzden yazarın önerisi toplumsal cinsiyet kavramının ortadan kaldırılması yönünde. Onun için de nitelik demetleri dediği bir kavramdan bahsediyor. Nedir nitelik demeti? Şöyle ki, her iki cinsin de kendine özel birden fazla, örneğin genital organlar, regl, doğum, cinsel yönelim vs gibi eril ya da dişil nitelikleri olduğu ve bu niteliklerden birkaç tanesine sahip olunması halinde cinsiyet tanımı yapılabileceğini öne sürüyor. Şayet bizler bu niteliklerle derecelendirme yapabilirsek, cinsiyet sınıflandırmalarında birbirimizin farklı biçimlerini kabul etmekte şimdiki kadar zorlamayacağımızı düşünüyor.

Şimdi de feminist felsefenin bir diğer kavramı olan "Cinselliğe" bakalım. Cinsellik, kişinin cinsel arzuları ve duyguları ile bunların neticesinde yaşadığı etkinliklerden oluşur. Kişiler karşı cinslere arzu duyabildiği gibi hemcinslerine de duyabilir. Bu kapsamda cinsel ilişkiler heteroseksüel, homoseksüel ve biseksüel olarak ayrılabilir. Toplumun genel kabulleri heteroseksüellikten ibarettir ve bu durum diğer tercihli bireylerin dışlanması, aşağılanması ya da bazen fiziksel olarak darp edilmesi hatta öldürülmesine dahi sebep olmaktadır. Bunun sebebini yazarımız toplumun cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kavramlarını birbirinden ayırmadaki başarısızlığı olarak görmektedir. Öte yandan heteroseksüel ilişkilerde de ciddi problemler vardır. Öyle ki toplum içindeki pek çok sorunun kök nedeni erkeklerin kadınlar üzerindeki cinsel tahakkümlerine dayanır. Toplum eril cinselliği yüzlerce yıldır öylesine yüceltmiştir ki erkekler bu konuma sahip olmanın avantajını hayatın her alanında kullanmaya başlamıştır. Buna mukabil ezilen kadınlar pasif cinselliği kabullenmiş, buna belli bir erotizm yükleyerek tatmin olmaya ve doğrunun bu olduğunu sanmaya başlamıştır. İşte bu yüzden feministler daha çok bu konu üzerinde durmakta ve buna çözüm üretmeye çalışmaktadır. Radikal feministler içinde yer alan politik lezbiyenler çözümü kadınların heteroseksüel ilişkileri tamamen reddetmesinde görmektedir ki bu pratiğe dökülmesi pek de mümkün olmayan bir öneridir bence. Bazı teorisyenler ise toplumsal cinsiyetin varlığını kabul etmekle birlikte bunun cinsel ilişkilere etki etmeyeceğini, çünkü cinsel kimliğin beş yaş öncesinde oturduğunu belirtmektedir. Bu tür tartışmalar zaman içerisinde bir başka kavramı daha doğurmuştur.

Bu kavram "Cinsel Fark" olarak adlandırılan toplumsal kökenli bir olgudur. Buna göre cinsler arasındaki farkı oluşturan şey dilin ve kültürün cinsiyet yorumlarıdır. Cinsiyetin biyolojik algısına değil onun ne anlama geldiği ya da neyi sembolize ettiğine odaklanır. Örneğin Hristiyan kültürde erkek bedeni "Tanrı'nın sureti" iken kadın bedeni Adem ve Havva hikayesinden dayanak alarak "günahı" simgeler. Bunun gibi kültürel yorumlar kadınların toplum içinde daima ikinci plana atılmasına, yok sayılmasına, baskı ve zulme uğramasına sebep olmuştur. Buradan yola çıkan bazı teorisyenler toplumsal cinsiyet kavramı yerine cinsel fark kavramını kullanmayı yeğlemiştir fakat yazarımız bu kavramın diğer kavramların yerine değil, onlarla birlikte kullanılması gerektiğini düşünmektedir. Cinsel fark sorununun çözümü için bazı teorisyenler cinsiyetlerin toplumsal alanların tümünde eşit olmasını savunurken bazıları ise kadınların kendine özgü konularda fark yaratarak ayrılması gerektiğini savunmaktadır. Fakat fark olayını ben tek başına doğru bir çözüm olarak göremiyorum. Çünkü bu kez erkekler ve kadınlar kendi alanlarına, karşı cinsi yaklaştırmama eğilimine girebilir veyahut trans bireylerin ihtiyaçlarının ve imkanlarının kısıtlanmasına sebep olabilirler.

Bir başka feminist felsefe kavramı ise "Özcülüktür". Bu kavram feminist teorisyenler arasında epey çatışma yaratmaktadır. Çünkü özcü anlayışa göre bir varlık, kendine özgü belirli niteliklere sahiptir ve o nitelikler o varlığı "kendisi" yapar. Peki feministler bu kavrama niçin tepkilidir? Sebebini birkaç örnekle açıklamaya çalışacağım. Bazı teorisyenlere göre bir insanın kadın tanımına uyması için onun tahakküm altına alınmış olması gerekir, bazılarına göre sömürüye tabi tutulmuş olması gerekir, bazılarına göre ise toplumsal cinsiyet normlarına uygun hareket ediyor olması gerekir. Fakat kadınların gördüğü muameleler de toplumsal normlar da toplumlar arasında değişebilmektedir. Bu yüzden belli bir normlar bütünü tasarlanamaz. Öte yandan kadınların bu tanımlara uyması için bu tanımlarda yer alan baskı, tahakküm, sömürü kurallarına uyması gerekir ki bu durum feminizmin mücadele ettiği şeylere en başından terstir. Çünkü bu durumda tahakkümün yok edilmesiyle birlikte bir kadın, kadın tanımından çıkacaktır. İşte böylesi çatışmalar kadınlık tanımını karmaşık hale getirtmektedir. Yazar ise kadınların tek ortak niteliklerinin kendilerinden, gerçek ya da varsayılan toplumsal cinsiyetlerine göre davranışların beklenmesi olduğunu belirtiyor.

Ve son kavramımız olan "Doğuma" gelelim artık. Doğuma yüklenen anlamlar çağdan çağa değiştiği gibi toplumdan topluma ve hatta kişiden kişiye de değişmektedir. Bu kapsamda bazı teorisyenlere göre hamilelik deneyimi evrensel olmamakla birlikte kadınların ırk, sınıf ve bazı toplumsal bölünmelerdeki konumundan etkilenir. Yaşanmış beden kavramına göre hamilelik ve doğum olayları salt biyolojik olaylar değildir. Çünkü kadınlar bu süreçlerde kendi bedenleri üzerinde farklı deneyimler elde eder ve bedenlerine pek çok anlam yükleyebilir. Bu yüzden de toplumun ve sistemin genel kabulleri bu iki noktada yetersiz kalır. Öte yandan radikal feministler de doğum olayının uygarlıkların gelişmesi ile ebeler ve hamile kadınlardan uzaklaştırılarak erkek doktorlara teslim edilmesine, bu konudaki yargı yetkisinin doktorlara devredilmesine karşı çıkmaktadır. Çünkü hamilelik ve doğum, kadınların "yeniden yapma-yeniden üretme gücü" anlamını taşır, bu sebeple de kontrol ve yargı yetkisinin kadınlarda olması gerektiğini savunurlar.

Görüldüğü üzere feminist felsefe kendine özgü kavramları ve tanımları olan, farklı grupları ve grupların da birbirlerinden ayrı sebep ve çözümlere inandığı komplike bir felsefe türüdür. Ben kitabın içeriğini hakim olabildiğim kadarıyla aktarmaya çalışsam da kitap bize çok daha detaylı ve derin sorgulamalar sunmaktadır. Yazar konulara dair soruları kendine göre cevaplayıp yeni yorumlar geliştirse de hiçbir noktada mutlak sonuçlara varmamaya özen göstermiş ve bu noktada bizleri de düşünmeye sevk etmiştir. Okurken kendime bir taraf seçmediğim gibi kesin yargılara da varmamaya çalıştım. Zira feminist felsefe de tıpkı diğer felsefe türleri gibi mutlaklıktan uzaktır. Felsefesi sayesinde de feminizm kendi içinde sürekli gelişen ve topluma, özellikle de kadınlara büyük kazanımlar sunmuş bir alandır. Ve eminim ki sunmaya da devam edecektir.

Her ne kadar felsefesinde kesin kanılar oluşturmasam da toplumsal eşitliğe kavuşan bir dünyanın bugünden daha adil bir dünya olacağına inancım tam. Her zaman tekrar ettiğim gibi, bunu gerçekleştirmek için her iki cinsin eşitlik yolunda, eşit adımlar ile, yan yana yürümesi ve kazanımlarını da birlikte paylaşması gerekiyor.

Eşit bir toplum ve adil bir düzen hepimizin olsun.
344 syf.
Toplumun kişiden beklediği cinsiyet rolleri, davranış biçimleri, oluş durumu, sembolize edilmiş düşünceler ve en önemlisi, kodlama yoluyla oluşan düşünme modelinin en çok kullanıldığı günümüz dünyasında kurulan cümlelerin, yapılan kodlamaların, takılan sıfat ve ünvanların ve karakter olarak benimsenen rollerin sorgulamasını yaparak felsefeye hem yepyeni bir soluk kazandırırken hem de onu da sorgulamaya gitmiştir feminist felsefe.

Nihayetinde bir -izm olarak politik alanda hayat bulan bir düşünce sisteminin felsefeyle bu denli içiçe olmayı başarmış olması ve yöneliminin de politik dünyadan çok düşünsel dünyaya doğru olması insanlığın geleceği noktasında ciddi bir umut ışığı doğurmaktadır. Spinoza'dan
Mary Wollstonecraft'a, Foucault'dan Beauvoir'ya, Butler'dan Deleuze'e kadar bir çok filozofun öncülüğünü yaptığı bu yönelme (gerçekleştirilmiş olan evrim) büyük bir başarının adıdır aslında. Diğer bir çok -izm'e filozoflar yön vermiş olsa bugün bambaşka bir dünyanın insanları olarak yaşıyor olurduk diye düşünüyorum Feminist Felsefeye baktığım zaman.

Alison Stone'da bu fotoğrafı doğru okuyarak Feminist Felsefeye başlangıç anlamında müthiş sorularla donatılmış, toplumsal cinsiyet üstüne, dişi ve erkek üstüne, feminist politikanın kimi çelişkileri üstüne olduğu kadar ilerici yanlarına da değinip, bizlere evrimini tamamlayan bu düşünce hazinesi yolunda bir kapı aralamış diyebilirim. Bu noktada politika ile felsefeyi iyi ayırt etmek önemli diye düşünüyorum.

Feminizm ile yeni tanışan biri için kavram ve kuram şoku yaratabileceği gibi, konuyla ilgili olan için bir çok konu üstüne düşünmeye iten güzel bir yanı var diyebilirim. Oldukça beğendiğim bir eser oldu bu. İlgilisine tavsiyemdir. Keyifli okumalar.
Liberal feministlere göre çoğu toplum, kadınları eve veya düşük ücretlendirilen işe mahkum etme eğilimi taşıyan ve genellikle onların erkekler gibi tatmin edici hayatlar sürüp keyif almalarına engel olan yasal eşitsizlikler veya gayri resmi önyargılar ve engelleri içlerinde barındırır. Radikal feministlere göre hemen her toplum patriyarkaldir. Kültürleri, inanç sistemleri, kurumları ve normları erkekleri egemenlik peşinde koşmaya, kadınları ise boyun eğmeye iter. Sosyalist feministlere göre, modern toplumların ekonomik yapısı kapitalisttir ama kapitalizm, önceki patriyarkal fikirlerle etkileşime geçerek "toplumsal cinsiyete önyargılı" hale gelmiştir: kapitalizmin kurumları kadınları ve erkekleri farklı türde işlere dağıtır ve erkeklerin çalışmalarını daha fazla ödüllendirir. Siyah feministlere göreyse modern toplumların temel düzenlemeleri, tüm kadınların "toplumsal cinsiyetleriyle cezalandırıldıkları ama [bazılarının] ırklarıyla ayrıcalıklı konumda olduğu" bir baskı sistemleri ağını hayata geçirir (Hill Collins 1990: 225).
Eril önyargı veya erilcilik üzerine feminist eleştiriler, eril söyleme göre daha az önyargılı söylemler barındırmaktadır. Aynı zamanda, uzun zamandır fark edilmeyen önyargıları saptayabilmek için öncelikle feminist görüşlerin benimsenmesi gerekiyordu. Bu durumda bazı feminist önyargılar bilgiyi aksatmıyor, aksine ileri götürüyorlardı.
Lloyd'a göre, Platon'dan Sartre'a kadar tüm filozoflar akıl yürütmeyi kişinin duygularına ve bedenine üstün gelmesi veya "aşkınlaşması" olarak (çeşitli şekillerde) anladılar. Bu filozoflar aynı zamanda, erkekliğe erişmek için kişinin “dişil" (duygusal, bedenleşmiş) boyutunun üstesinden gelmesi gerektiği inancıyla, aklı erkeklikle bir tuttular. Bu durumda, akılla ilgili fikirler ile kadınları aşağılayan erkeklik ideallerinin birbiriyle bağlantılandırılmasının bir tarihi olduğu savunulabilir.
Kadınların gücü "yapma-gücü", bir şeyden yepyeni ve farklı bir başka şey yaratma gücüdür. Rich'e göre erkeklerin biyolojisi, onlara bu tür güçler vermez bu yüzden bunun yerine kadınların yeniden üretim güçleri üzerinde güç uygulamaya çalışırlar.
Radikal feminist açıklamaya göre kadınların tabi kılınması, erkeklerin kadınlara tahakküm kurmasının sonucudur. Bu görüşe göre erkekler kadınları kulluk halinde tutmak için şiddeti, tehditleri, ekonomik ve kültürel mekanizmaları kullanırlar.
Birçok feminist düşüncenin merkezinde, biyolojik cinsiyet (erkek veya dişi) ile toplumsal cinsiyet (erkekler ve kadınlar için neyin uygun davranış sayılacağıyla ilgili toplumsal beklentiler) arasındaki ayrım bulunur. Birçok feminist, kadınlara karşı önyargılar oluşturan ve onların aleyhine işleyenin biyoloji değil toplumsal beklentiler olduğunu ve (biyolojinin aksine) bu beklentilerin değiştirilebileceğini savunurlar.
Kadınların, büyük çoğunluğu erkeklerce uygulanan tecavüz, cinsel taciz ve ev içi şiddete maruz kaldıkları vakaları düşünelim. Ya da çağdaş kültürün büyük kısmında kadınların cinsel nesneler olarak resmedilmesini düşünelim. Birçoğumuz (galerilerdeki nü kadın resimlerinden pop videolarına, bulvar gazetelerine kadar) cazibeli, az ya da çok çıplak haldeki kadın imajlarıyla sonsuzca çevrelenmiş haldeyiz. Ve ayrıca birçok evde halen ev işleri ve çocuk bakımını tümüyle kadınların yaptığını düşünelim

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Feminist Felsefeye Giriş
Baskı tarihi:
3 Mayıs 2019
Sayfa sayısı:
344
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789756056806
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Otonom Yayıncılık
Feminist felsefe nedir? Alison Stone, işte bu basit gibi görünen soruyla başlayıp engin bir ufka açılıyor. Feminist felsefeyi özgün sorularının yanı sıra felsefenin diğer alanlarıyla ortak soruları üzerinden inceliyor. Felsefi tartışmalar açısından adeta bir kılavuz netliğinde ve sadeliğinde olan incelemesi, feminist politikayla ilgilenen herkesin kafasında az ya da çok bulunan o kilitli kapıların anahtarlarını da sunuyor.
Stone, yalın diliyle bizi yedi alanda düşünmeye itiyor: Cinsiyet, toplumsal cinsiyet, cinsellik, cinsel fark, özcülük, doğum ve feminizm. Cinsiyet nedir; biyolojik midir, performatif midir yoksa toplumsal bir inşa mıdır? Birbirimizi cinsiyete göre sınıflandırmaktan kaçınabilir miyiz? Ya da toplumsal cinsiyet nedir? Toplumsal cinsiyetleri yeniden tanımlamayı mı, ortadan kaldırmayı mı yoksa çoğaltmayı mı hedeflemeliyiz? Dişi ve erkek bedene dair belli sembolik kalıplar içeren kültürler değiştirilebilir mi? Peki kadın kimdir? Tüm kadınların ortak nitelikleri var mıdır? Yoksa fark üzerinden bir okuma mı yapmak gerekir? Öyleyse kadınların farkını ortaya koymak, eşitlik mücadeleleriyle ters düşer mi?
Stone, her bölümde karşımıza çıkan böyle onlarca soruyu, asla indirgemeciliğe düşmeden sakince yanıtlıyor. Bunu yaparken, Irigaray, de Beauvoir, Butler, Wittig ve daha nice önemli feminist düşünürün fikirlerini kat ettiği gibi, Arendt, Foucault, Freud ve Lacan gibi düşünürlerin feminist felsefeye etkilerini de ortaya seriyor. Bu kitap feminist felsefe, feminist teori, kadın araştırmaları ve politik teoriyle ilgilenen herkes için başvuru niteliğinde…

Kitabı okuyanlar 13 okur

  • Esma Özlen
  • Hülya Karagöz
  • Dilara.
  • Ecem
  • Dilruba
  • Gülbahar Dinç
  • Uğur De Molinari
  • Zeynep Peker
  • büşra serdar
  • felis

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%57.1 (4)
9
%14.3 (1)
8
%14.3 (1)
7
%14.3 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0