Rodinson’un bu kitabı, kutsal anlatılardan değil, çıplak tarih sahnesinden konuşuyor. Yani öyle “vahiy indi, dünya değişti” masalına kanmıyor; doğrudan Mekke’nin ticari yollarını, kabile düzenini, sınıfsal çatışmaları masaya yatırıyor. Açık konuşayım, bu kitap, kutsal örtüyü bir kenara atıp “İslam nasıl bir tarihsel bağlamda doğdu?” sorusunu soran, nadir soğukkanlı çalışmalardan biri.
Fakat mesele şu: Rodinson’un soğukkanlılığı bazen buz kesiyor. Adam dinin toplumsal gücünü, inananın içsel dünyasını neredeyse sıfırlıyor. Ona göre her şey altyapı–ekonomi–sosyoloji. Bu, Marksist gözlüğün en kaba hali. Elbette dinin doğuşunu anlamak için toplumsal yapıyı görmezden gelemezsin, ama dini sırf “ekonomik bunalımın yan ürünü” gibi açıklamak da akıl tutulmasıdır. Eğer her şey sınıfsal sıkışmadan doğuyorsa, bu dinlerin milyonlarca insanın kalbine nasıl dokunduğunu açıklamak zorundasın. Orada susuyor Rodinson.
Peygamber tasvirine gelirsek… Rodinson, Muhammed’i bir “peygamber” değil, bir “devrimci lider” olarak sunuyor. Evet, siyasi ve stratejik yönü güçlüydü, kimse inkâr etmiyor. Ama sadece buna indirgersen, ortaya karikatür çıkar. Kitabı okurken bazı yerlerde Muhammed değil, adeta modern çağın devrimci romantiklerinden biri anlatılıyor gibi. Bu da kitabın eksisi.
Bununla birlikte kitabın en değerli yanı, İslam’ın gökten zembille inmediğini yüzümüze tokat gibi çarpması. Din dediğimiz şey, yaşadığı toplumun çocuğudur. Bu yüzden kitap bir “iman tazeleme” metni değil, soğuk duş niyetine okunmalı. Rodinson’un üslubu saygılı falan değil, aksine rahatsız edici. Ama tam da bu rahatsızlık sayesinde tarihsel gerçekleri görüyoruz.
Sonuç? Bu kitabı okurken efsane masalcıların anlattığı sihirli dünyadan çıkıp, ayakların taşa toprağa basıyor. Kimin hoşuna gider bilmem ama bilim böyle