Fish! Balık’ı elime aldığımda karşıma çıkacak şeyin klasik bir kişisel gelişim kitabı olduğunu düşünmüştüm. Sayfalar ilerledikçe fark ettim ki bu kitap bana iş hayatını değil, insanın kendi hayatına karşı takındığı tavrı anlatıyormuş. Bir balık pazarının gürültülü tezgâhları arasında başlayan hikâye, aslında hepimizin iç dünyasına açılan sessiz bir kapıymış.
Kitabı okurken en çok Mary Jane’in çaresizliği dokundu bana. Her sabah aynı koridorlardan geçen, aynı masaya oturan, aynı işleri yapan ama her geçen gün biraz daha tükenen insanların hikâyesi yabancı gelmedi. Çünkü hepimiz hayatımızın bir döneminde o “toksik enerji çöplüğü” denilen yerde bulunmuşuzdur. Bazen bir okul sırasının başında, bazen bir ofis masasının arkasında, bazen de kendi zihnimizin karanlık bir köşesinde… İşte bu yüzden kitap yalnızca bir işyeri dönüşümünü anlatmıyor; insanın kendi içindeki küskünlüğü, yorgunluğu ve umutsuzluğu dönüştürme mücadelesini anlatıyor.
Fish! bana bir gerçeği hatırlattı: Hayat çoğu zaman bizim başımıza gelenlerden değil, onlara hangi gözle baktığımızdan ibaret. “Tutumunu seç” ilkesi kitabın sayfalarında yazılı duran bir cümle değil, adeta insanın omzundan tutup onu silkeleyen bir çağrı. Çünkü bazen değiştiremediğimiz şeyler vardır; fakat onlara karşı duruşumuzu değiştirmek her zaman elimizdedir. Yaşamın rüzgârı hangi yönden eserse essin, yelkeni nasıl açacağımıza biz karar veririz.
Kitabın “oyun” kavramına yaklaşımı ise beni en çok düşündüren bölümlerden biri oldu. Yetişkin olmayı çoğu zaman ciddiyetle, ciddiyeti de mutsuzlukla karıştırıyoruz. Oysa balıkçılar bana şunu fısıldadı: İnsan işini severken de başarılı olabilir. Gülmek disiplinin düşmanı değildir; aksine bazen verimliliğin, yaratıcılığın ve dayanıklılığın gizli kaynağıdır. Sayfalar arasında dolaşırken,