Jessica ve Alistair'in ilişkisini sevdim. Sevmeme ihtimalim yüksekti aslında zira tamamen tutku üzerine kurulu bir ilişkileri vardı. Fakat bu tutkunun adım adım aşka dönüşmesi başarılı bir şekilde anlatılmıştı. Yani, bir sayfada buna tutku deyip öteki sayfada bir anda aşık olduklarına karar vermediler. Her şey yavaş yavaş gerçekleşti.
Karakterleri de sevdim. Alistair'in böyle net ve istikrarlı olmasına ve kitabın başından sonuna kadar çizgisini bozmamasına; bu ilişki için sarf ettiği emeğe hatta annesine dahi gösterdiği tavra bayıldım.
Jessica'nın da yaşadığı zorluklardan sonra mutlu olmasına çok sevindim ama kendisine kızdığım yerler de oldu. Bundan önceki evliliğinde gayet mutlu olmuş ve kocasını çok sevmiş bir kadın olarak, sürekli Alistair'i ve eski kocasını kıyaslaması beni rahatsız etti. Sonra, sürekli kendisi hakkında, ben kolay bir kadınım tarzı söylemlerde bulunması da anlamsızdı. Ortak bir kararla başlanan bu ilişkide, Alistair bunu söylemezken (ki niye söylesin, bunun kolay olmakla ne ilgisi var?) Jessica'nın habire bunu dile getirmesi hoş değildi. Ayrıca Jessica'nın kişisel durumuyla ilgili olarak, ben yarım bir kadınım demesi üzücüydü. Psikolojisini eleştiremem elbette, üzüntüsünü de eleştiremem. Ama kendisine yarım demesi beni üzdü açıkçası. Son olarak da Jessica'nın hizmetçisinin, kadınların sevdiklerinin ölümüyle nasıl baş edeceğine dair yaptığı genellemeyi çok saçma buldum.
Kitapta bir de Jessica'nın kardeşi Hester'in hikâyesi vardı. Hester'e çok üzüldüm. Çocukluğundan beri yaşadığı zorlukların üstüne bir de evlendikten sonra yaşadıklarının eklenmesi, o dönem şartlarında yapacağı bir şeyin olmaması, en kötü zamanlarından sonra biraz iyi zamanları olunca umutlanması ve kimseye bir şey anlatamaması beni çok kırdı. Fakat tüm bunlar, Michael ile olan