"Sevmek kaybetmeye hazır olmak demek, sahip olmamak, elinde tutmamak demek."
Düşündüm de, bana Graham Swift’in romanı en iyi özetleyen cümlesi bu gibi geldi… Sev, ama kaybetmeye hazır olarak sev; istiyorsan sevmeye devam et, ama vazgeçmeyi de öğren.
Mesleğinden atılmış eski polis, yeni özel dedektif George Webb’in sıradan, başarısız hayatı, araştırdığı vakalardan biri nedeniyle büyük bir değişime uğrar, bir nevi aydınlanır. Sadakatsiz kocasını öldüren zengin ve kültürlü Sarah Nash’in hikayesi, dedektifin kendi geçmişini de hatırlamasına ve üzerinde tekrar düşünmesine yol açar.
Tüm ailesini Hırvatistan’daki savaşta kurban veren acılı öğrencisi Kristina’yı, İngiltere’de yaşamaya devam edebilmesi için evine kabul eder Sarah. Bu güzel arkadaşlığın 20 yıllık evliliği için risk oluşturacağını, çok sevdiği kocasının gönlünün bu genç ve güzel kadına kayabileceğini ve bir müddet sonra bu ilişkide kendisinin aradan çıkması gerekeceğini düşünmez elbet. Mümkün olmadığını içten içe hissetmesine rağmen halen kocasını geri kazanmaya çabalarken, desteğini istediği dedektif George da kendi geçmişi ile yüzleşecek ve başarısızlıklarını tek tek hatırlayacaktır.
Bu basit ve son derece sıradan konu, Graham Swift’in kaleminden keyifle okunan, sürükleyici bir romana dönüşmüş. Son yüzyıl İngiliz yazarları içinde postmodernizmi başarılı uygulaması ile öne çıkan yazarlardan biri bence Swift. Bu romanında da parçala-böl-yapıştır- diye tarifleyebileceğimiz fragmentation tekniğini başarılı kullanmış. Tüm hikayeyi kahramanımız dedektif George Webb’e anlattırırken katil Sarah Nash’ın ve George’un hayat hikayelerini kesip kolajlayarak koymuş önümüze. Aynı bilinçaltımızın acılı olaylardan sonra bize yaptığı gibi. Geçmişin iyi-kötü yaşanmış, bitmiş, üstü örtülmüş anılarını, tozlarını silkeleyip