Gurbet nedir diye sorsam, herkesten farklı yanıtlar alacağıma eminim. Belki bir anlamı var ama yürekte saklı olan anlamı herkeste farklı. Bu öyle nesnel bir tabir değil, dile nesnel olabilir ama yüreğe öznel...
Nihat behramla tanışmam "Gurbet " ile başladı, iyiki başladı. Kendiside gurbetlik çekmiş bir yazarın böyle bir eseri olması şaşırtıcı değil belki ama bu kadar güzel anlatması , bu kadar çok betimleme ve detay vermesi bence bir ustalık.
Kitaba dönelim: Türkiye' den gelen bir grup işçinin İsvicreye doğru yolculukları, zorlukları ve tek istekleri olan şey; sınırı kazasız belasız geçip iş bulup çalışmak ve kimisinin de ailelerini yanına alıp güzel bir yaşam sürme hikayesi. Korkmak ise hep taşıdıkları asıl duygu. Alışmak, iş bulmak değil, asıl korku " kağıttır". Sınır kapısı, oturma izni, aileyi yanına almak ve o yaban ellerde yaşamak için asıl ihtiyaçları olan şey bir kağıt parçasıdır.
Sabri olayın baş kahramanı, gurbetin kendisi diyebiliriz. Çektiği zorlukları psikolojik baskıları ayrıntılarıyla hissetiriyor bize. Şu alıntı yeterli duyguları, korkuları anlatmaya:
"Neyin var Sabri?" dedi Cafer. Sesi, dostça bir şefkat yüklüydü. "Ne oluyor. neyin var Sabri?" diye tekrarladı.
"Çocuklar," dedi Sabri. Sesi titrer gibi olmuştu. Gözlerine bakti Cafer'in bir süre sessizce. Sonra, "Aklımda... sesleri hep aklımda." dedi. Sigarasını yeniledi. "Beni çağırıyorlar gibi... Onların yüreklerini dikiyorum sanki... Şu karmaşa içinde ezilip gidiyorlar. Tozun toprağın içinde büzülüp gidiyorlar... Yüzlerini unutur gibi oluyorum Cafer. Ali'nin yüzü yitiyor... Yüzlerini unutur gibi oluyorum. Ali'm büyüyor, değişiyor... dokunmayorum. Düşlerimde bile kaçıyor... uzaklaşıyor... dokunamıyorum.. anlıyor musun Cafer, dokunamıyorum?.. Telefondaki sesi, bıraktığım zamanki Ali'min sesi değil.
"İnsanın herhangi bir nedenle sürgüne düşmesi, sıladan gurbete sürüklenmesi, yerinden yurdundan kopması, her zaman ve her koşulda nice hazin hikayeler içeren bir serüvendir ve bir o kadar da çağımız insanının evrensel bir yazgısı olmuştur.
İster doğduğu toprağa, ister pınarından su içtiği memleketine, ister kalbi dağlayan bir insana tutkuyla açıklansın; gurbet, mutlaka bir sevdadan ayrı düşmektir çünkü. Yoksa ayrılık ve kavuşma üstüne bunca şarkı söylenir, bunca öykü anlatılır, bunca şiir yazılır mıydı? Bu roman, Türkiye'den bir grup işçinin, yürekleri kıpır kıpır, İsviçre'ye doğru yol almalarıyla başlar.
Tek istekleri sınırı kazasız belasız, yasal yollarla geçerek ekmek ve iş bulabilmektir. En büyük korkularıysa "kağıt"tır. Kağıt, durmadan ayaklarının bir yerlere takılacağı korkusuyla hepsinin yüreğini ağzına getirecek bir beladır çünkü...
"çünkü... Gurbet, çok çeşitli tiplerle, psikolojik ayrıntılarla, gözlemlerden can bulmuş derin bir gerçekçilik duygusuyla anlatılan ve birbirine bağlanarak sürüp giden, okudukça içine sürüklendiğiniz insan dramlarının bir yumağıdır. Nihat Behram bu romanında, bizi en çok yaralayan, insanlar arasındaki uygarlık çatışmasının nasıl ırk düşmanlığına dönüştüğünü anlatır. Bu insanlık trajedisine son ölümcül darbeyi de şok eden bir son indirecektir.
"göçmen edebiyatında ilk roman olan gurbet' in yazarı.
deniz gezmiş'in haydarpaşa'dan sinan cemgil'in ise mahalle arkadaşı.altmış sekiz kuşağının önde gelen şairlerinden.
eric j costanza
02.03.2005 16:33
isvicre'de park ciceklerini yemekten ceza almis sair... zurich golunun kenarinda gezerken kizilcik gorur, memleket ozlemi de icindedir ya.. kopartir bir tane kizilcik yer, arkasinda polis beliriverir... sonuc: park ciceklerini yeme cezasi.."
Gurbete giden bilir denilir ya işte Gurbet
Nihat Behram sevdiğim bir şair. Güzel bir hikaye anlatmış Gurbet kitabında. Anadolu dan Avrupaya göç eden insanların tanıdık hikayesi aslında. Tabi dünyadaki güncel mülteci sorununun yakıcı etkilerinin de geçmişten günümüze fazla değişmediğini gösteriyor. Anlatım için olumsuz bir şey söylemek istemiyorum ama Nihat Behram bu hikayeyi çok daha etkili anlatabilirdi gibi geliyor bana.
Zaman farklılık göstersede insanın hayatta kalma mücadelesi hep aynı... İnsan öyküsü sevenler için güzel bir kitap ancak rüzgar bile çeşit çeşit betimlenmişti, okurken o kısım beni yordu.
Nihat Behram (d. 18 Kasım 1946 Kars), Türk gazeteci, şair ve yazar. Asıl adı Mustafa Nihat Behramoğlu'dur.
Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirdi. İlk şiiri 1967'de yayımlandı. 1975'te ağabeyi Ataol Behramoğlu ile birlikte Militan dergisini ve 1979'da Yılmaz Güney ile birlikte Halkın Dostları dergisini çıkardı. 1972'de çıkardığı ilk şiir kitabı olan Hayatımız Üstüne Şiirler kitabı yasaklandı ve yazdıklarından ötürü 12 Mart Dönemi'nde iki yıl askeri cezaevinde tutuklu olarak yattı.
Cezaevinden çıktından sonra bir süre gazetecilikle uğraştı. Vatan gazetesinde ele aldığı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yaşamlarını ve mücadelelerini anlatan yazı dizisi, çok ilgi görünce Darağacında Üç Fidan adıyla kitaplaştırıldı. Bu yazı dizisi ve şiirleri öne sürülerek sivil mahkemelerde ve sıkıyönetim mahkemelerinde hakkında birçok dava açıldı. 12 Eylül Dönemi'nde Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığından çıkarıldı. 1996 yılında Türkiye'ye döndü. Bugüne değin 12 şiir kitabı yayımlandı. Şiirlerinde doğanın yeri ve sözcük dağarcığının zenginliği dikkat çekicidir.
Toplumcu Gerçekçi Şiir ilkelerine yöneldi, şiirini yeni biçim ve tema arayışlarıyla besledi. Çevirileriyle de dikkat çekti. Edebiyat ve kültür üzerine yazdıkları, antoloji ve diğer çalışmalarıyla kuşağın önde gelen yazarları arasına girdi.
Entelektüel dergisinde 2000 yılında çıkan "Özlemin Kadar" adlı şiiri özellikle beğeni toplamıştır. sol.org.tr haber sitesinde her iki haftada bir çarşamba günleri yazıları yayınlanmaktadır. Türkiye Komünist Partisinin 9. kongresinde kürsüden okuduğu "ayaklanma çağrısı" adlı şiiri büyük beğeni toplamıştır. Son olarak 15 Mart 2009 günü, yine TKP'nin düzenlediği "Ya Osmanlıya dönüş, Ya Sosyalist Cumhuriyet" mitinginde şiirlerini kürsüden seslendirmiştir.