"HAVUZ BAŞI"
"Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12'yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı?.. Yoksa kimseciklerin oturmadığı kanepelerde bu saatte yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin?"
Bazı yazarlar vardır ki, yalnızca hikâye anlatmaz; onların kelimeleri birer kapı aralar ve bizi kendi dünyamızın sokaklarında, deniz kıyılarında, kahvehanelerinde dolaştırır. Sait Faik Abasıyanık da benim için bu ender yazarlardan biri. Onu okumak, İstanbul'un ruhunu solumak, sıradan insanların olağanüstü hikâyelerine tanık olmaktır.
Sait Faik denince aklıma hep balıkçılar, sokak satıcıları, kahve köşelerinde kendi halinde insanlar gelir. O, tam bir "an" yazarı. Öyle anlar ki bunlar, bir daha asla geri gelmeyecek, farkına varmazsak uçup gidecek küçük, kıymetli zaman dilimleri. Onun büyüsü, işte bu kaçıp giden anları yakalayıp kelimelerle dondurması ve onları ölümsüz kılması.
"Havuz Başı" kitabını elimize aldığımızda, sadece bir öykü kitabı okumaya başlamayız. Sait Faik'in rehberliğinde, insanın en saf hallerine doğru bir yolculuğa çıkarız. Bu öykülerde, sevgi ile hüznün, dostluk ile yalnızlığın, yaşama sevinci ile hayatın sillesini yemiş insanların sessizliğinin nasıl da iç içe geçtiğine şahit oluruz. Denizin tuzunu dudaklarımızda, kahvehanelerin dumanını içimizde hissederiz. Çünkü Sait Faik bize durup etrafımıza bakmayı, bir çocuğun gülüşündeki, bir balıkçının ağlarını temizlerkenki halindeki, güneşin suya vurduğu andaki ışıltıdaki güzelliği görmeyi hatırlatır.
Kitap, 23 öyküden oluşur ve