Whiskey Creek serisinde şu ana kadar okurken beni en çok etkileyen kitap bu olabilir. Henüz 3 tanesini okudum ama bu bir başkaydı.
Çılgınlar gibi polisiye, dedektiflik, seri katil, vs. türü kitaplar okuyup gerçek kesitler izleyen ben, kendimi üzerek yıpratmamak adına hastalık temalı kitaplardan da filmlerden de uzak duruyorum normalde. Çünkü polisiye okurken sizi bir adalet duygusu kaplar, suçlunun cezasını bulması motivasyonunu içinizde taşır, aynı zamanda bir yandan da öğrendiklerinizden ibret alırsınız. Hastalık teması ise öyle değildir. Baştan sona insanı büyük bir çaresizlik hissi kaplar. İşte bu yüzden hastalık konusuna hep mesafeliyimdir.
Gel gelelim, bu bir seri olduğu için konuyu seçme şansım olmadı. Madem başladık, devam edelim bakalım diyerek sırayla ilerliyorum. Bu kitapta, serinin önceki iki kitabında bana ukala bir kadın izlenimi vermiş olan Callie’nin hayatının en önemli sürecini okuyoruz. Önceden ukala bir insandıysa bile, Callie şimdi kesinlikle aynı izlenimi vermiyor. Kitabın en başından itibaren Callie’nin alkole bağlı olmayan siroz hastalığıyla mücadele ettiğini öğreniyoruz. Kitabın sonuna kadar da (spoiler yok tabii ki) Callie’nin hastalığıyla ilgili olarak sadece sağlık yönünden değil, psikolojik anlamdaki içsel mücadelesine de tanık oluyoruz. İşte kitabın bu boyutu beni çok etkiledi. Onun hastalığını en yakınlarına açıklayıp açıklamama konusunda yaşadığı ikilemler, belki de son zamanlarını yaşıyor olduğu fikriyle sürekli olarak yüzleşmek zorunda kalması, bu durumdayken bile kendinden önce başkalarını düşünmeye çalışması...hepsi çok etkileyiciydi (kahretsin, işte bu yüzden bu temadan uzak duruyordum zaten).
Kitabın diğer teması da zaten önceki iki kitaptan dolayı artık aşina olduğum tipik Brenda Novak tarzı aşk hayatıydı. Yani bir gün kasabaya