Harika bir aileye ve kariyere sahip olan Emma Averell, başarılı bir boşanma avukatıdır. Her ne kadar kendi ailesi özelinde hayatı rayında gibi görünse de ablasına ve annesine öfkeli, mesafeli ve uzaktır. Zamanla çocukluk travmaları çekirdek ailesiyle olan ilişkilerini etkilemeye başlar. Kırkıncı doğum gününe sayılı günler kala, geçmişin gölgesi bir kez daha onu ele geçirir. Uykusuzluk sorunları tetiklenir. Bir zamanlar annesinin yaşadığı zihinsel çöküş semptomları Emma’da da görülmeye başlar. Bu anneden evladına geçen bir gen aktarımı mıdır? Yoksa çok daha uğursuz bir şeyin habercisi midir?
Ana karakterimiz Emma, kurgu onun anlatımıyla şekilleniyor. İyi bir eşe, harika iki çocuğa sahip kırk yaşında bir kadının bir anda tepetaklak olan hayatına odaklanıyoruz. Sevgili yazarımız, işin merkezine uykusuzluk gibi kallavi bir sorunu yerleştirmiş ki, bazı akla yatkın olmayan, anlamsız hareket ve durumların sağlam bir dayanağı olsun. Aslında düz mantık; temelinde imsonmia olan bir karakter haliyle paranoyaklığa, obsesifliğe, kaygı bozukluğuna, depresif ruh haline açık bir hale geliyor. E tamam güzel, çabasız, temiz iş.
Bazı okur arkadaşlarım, uykusuzluk durumunun sürekli tekrarlanmasını, sürecin döngüsel devimini gereksiz ve fazla buldular. Onlara hak veriyorum ama ilginçtir ki bu beni rahatsız etmedi. Benim asıl takıldığım nokta; fazla detaylandıramadığım öngörü meselesi oldu. Hadi karakterde kolaya kaçtın anladık, e ama kurgudan ne istedin be tatlı kız?
Her zamanki gibi Sarah Pinborough kitapları da eksisiyle, artısıyla bir bütün. Baktım gidişatta gerilim yönüyle verim alamayacağım, ben de asıl ağırlık merkezine, işin gizem ve dram kısmına odaklandım. Eleştirdiğim noktalar olsa da kitabı sevmedim diyemem, sonuna kadar merakla okudum. Kim haklı, kim doğru söylüyor, kim ne