Kappa bir jopon klasiği. Modern Japon öykücülüğünde ilk kalemlerden olan ve 1927 yılında hayata veda eden yazarı geride, saygı duruşunu hakeden bir metin bırakmış.
Bir akıl hastanesindeki hasta, ziyaretçilerine Kappalar adı verilen ilginç yaratıkların diyarına konuk olduğunu anlatmasıyla hikaye başlıyor.
Kappa'ların, Japon mitolojisinde yeri varmış. İnsanları kandırıp zarara uğratan, tuhaf ve bazen gülünç varlıklar olarak anılıyorlarmış.
Kendine has dilleri olan, çocuk boyutundaki bu tuhaf varlıklar ile yaratılan hayali evrenle, bizim gerçek dünyamızın karşılaştırılmasına dayanan bir kurgu ile ilerliyor.
Eserin, kadın erkek ilişkilerinde eşitliğin olmaması ve etkin bir cinsin varlığının rahatsız ediciliği, aile kavramının önemi, sanatın sansüre uğramasındaki akıl almazlık, sosyal toplum uyumu, siyasete, savaşa ve dine kadar uzanan geniş bir perspektifi var. Yalnız şunu söylemek isterim ki oluşturulan bu farklı evren iyimser bir çerçeve değil. Bozuk dünya düzeni karşısında, altarnatif bir iyi dünya hayali oluşturmuyor. Kitaptan örnekle; işten çıkarılan Kappalar öldürülür. Kulağa vahşice gelen bu eylemi işten çıkarılan kişiyi mutsuzluğa hatta intihara kadar varabilecek bir yola sokmaktansa öldürmenin daha iyi olduğunu söylerler. Bu ve bunun gibi düşündürücü noktalar kitabın bir hiciv klasiği sayılmasını sağlamış. Kappa'ların insanları küçümseyen cümleleri ile de bir karamizah sayılıyor.
Toplumsal eleştiriyi nokta atışı başaran bir kitap. Her değinilen temada göndermeleri yerinde, üzerinde düşünmesi ise keyifliydi. Barındırdığı derin anlamların izini sürürken, nasıl bittiğini anlamadığım bir okuma sağladı.