Yıllarca çocuğu olmayan bir çiftin sonunda bir oğulları olur. Özlemle geçen onca yıldan sonra pamuklara sarıp sarmalayarak büyütürler. 15 yaşına geldiğinde arkadaşının evine sınav için çalışmaya giden Yiğit, Hilmilerden çıktıktan sonra bir daha evine dönemez. Gündüz yatağının bozulmadığını, eve gelmediğini gören anne ve babasının yüreklerine bir kor düşer. Hiç alışık olmadıkları bu durum karşısında hemen eyleme geçerler ve Hilmi'ye giderler.
.
Saat 23.00'e doğru eve gitmek için oradan ayrıldığını söylerler. Yürekleri kor aile, karakola gider ve araştırma başlar. Ancak aylar geçer, Yiğit ortada yoktur. Hem de ardında bir ipucu bile bırakmadan, sanki toz olup gitmiştir. Ne komşuları ne de o sokaktaki açık olan bakkal görmüştür onu. Babası Hasan'ın hastalanması, annesi Halime'nin çöküşü ve toparlanıp acıyla yaşamaya, bir yandan da umut etmeyi sürdürürken, babanın içine düşen bir kurt, olayın gidişini değiştirecektir ve ortaya Yiğit'e verdiği kol saati çıkar. Ama hiç olmadık bir yerde... Peki, Yiğit, bu kanıta rağmen yine de bulunamayacak mı acaba? Yürek yangınları dinecek mi, yoksa kavurup atacak mı aileyi bir yana?
.
Sona doğru artan gizem ile merakla okunan bir kurgu. Ancak satır sonu sözcük ayrımlarındaki yanlışlık çok göze battı. Anne, baba, çocuk ve arkadaşlarının konuşma biçimleri sanki hepsini TRT'den tiyatro eğitimi almış gibiydi. Herkes onca olaya rağmen çok efendi; saray eğitimi almış kişiler arasında geçiyor dersiniz. Kişiliklere konuşma biçimi yüklenirken ayrım keskin çizgilerle yapılmamış. Bu da duygudurumunu benimsemede aksaklık yaşattı bana. Konuşmalarda şiirsele yakın bir dil kullanıldığı için tiyatro mu, şiir mi, düz roman mı okuyorum arada bocaladım. Ancak gizem, iyi gizlendiği için bırakmak da istemiyorsunuz. Çünkü sinir oluyorsunuz 'Nerede bu çocuk?'