İnsanın sahip olabileceği en büyük hazine dışarıda değil, kendi içinde saklıdır. Leo Buscaglia’nın Kişilik kitabı tam da bu hazinenin kapısını aralar. Çünkü kişilik, yalnızca doğuştan gelen bir özellik değil, hayatın her anında yeniden inşa edilen, seçimlerle şekillenen bir yolculuktur. Kitap boyunca hissedilen, bir insanın kendi kimliğini tanıma, onu büyütme ve nihayetinde kendi olma cesaretini kuşanma hikâyesidir.
Her satırda bir davet vardır; maskeleri bırakmaya, başkalarının gölgelerinden çıkmaya, taklitlerden sıyrılmaya… Çünkü kişilik, başkasına benzemeye çalıştıkça zayıflar, kendi hakikatine tutundukça güçlenir. Buscaglia, kişiliği bir karakter değil, yaşayan bir varlık gibi ele alır. Onu besleyen şey sevgidir, öğrenmedir, deneyimdir. Onu zayıflatan şey ise korku, taklit ve kabulleniş. Ve okur, kitabı ilerlettikçe kendi hayatına dönüp bakar: Hangi anlarda başkası gibi davranmaya zorlandığını, hangi yerde kendi sesini susturduğunu, hangi noktada “ben” olmaktan vazgeçtiğini sorgular.
Kişilik yalnızca bireyin kendini tanıması değil, aynı zamanda insanlarla kurduğu bağların da aynasıdır. Kimi zaman bir dostlukta, kimi zaman bir aşkta, kimi zaman bir başarısızlıkta kişiliğin gerçek yönleri ortaya çıkar. Kitap, insanın en çok kendini saklamaya çalıştığı anlarda aslında en çok kendisi olduğunu hatırlatır. Çünkü kişilik, bir rol değil; bütün zaafları, bütün yaraları, bütün sevinçleriyle bir bütündür.
Buscaglia, kişiliği bir yolculuğa benzetir: durağan değil, sürekli gelişen, dönüşen, büyüyen. İnsan, kendini yeniden tanıdıkça farklı bir yanını keşfeder; korkularıyla yüzleştikçe daha da sağlamlaşır; özgürlüğünü sahiplenmeye başladığında kişiliği de olgunlaşır. Kitap, kişiliğin asıl gücünün kusursuzlukta değil, kendi eksikliklerini kabul edip onlarla yaşamayı öğrenmekte