Onu ilk kez Amerika’da“Roots” adlı dizide izlemiştim. Amerika’da klasik dizi ve filmler yayınlayan MeTV ekranında karşıma çıkan bu hikâye, hafızama kazınan sahneleriyle beni yıllar sonra romanına götürdü.
Dizide –ve elbette romanda– en unutamadığım an, Kunta’nın kaçışı ve yakalandıktan sonra ismini inkâr etmeye zorlandığı sahnedir. “Senin adın Toby, tekrar et.” derler. O ise her defasında, her kırbaç darbesinde biraz daha parçalanarak ama bir o kadar da dimdik: “Benim adım Kunta Kinte.” diye cevap verir. İnsanın adının elinden alınması, yalnızca bir kelimenin değil, bir geçmişin, bir kültürün, bir varoluşun silinmesidir. Kunta’nın direnişi, tam da bu yüzden, bedeninin değil ruhunun mücadelesidir.
Romanın yazarı Alex Haley, daha önce Malcolm X’in hayatını kaleme almış bir isimdir. Bu kez yönünü dışarıya değil, kendi içine; ailesinin köklerine çevirir. Yüz yıldan fazla süren bir kölelik geçmişinin izini sürer. Bu iz, onu Gambia’ya kadar götürür. Aile soy ağacının tepesinde, 1750’lerde yaşayan en büyük dedesi Kunta Kinte vardır. Genç yaşta kaçırılır, zincirlenir, gemilere bindirilir ve henüz devlet bile olmamış bir kıtaya, İngiltere’ye bağlı kolonilere köle olarak satılır.
Kökler, tam da bu noktada, yalnızca bir ailenin değil Amerika’nın gerçek hikâyesine dönüşür. İlk köle gemileri kıyılara yanaştığında ortada “Amerika Birleşik Devletleri” yoktur; İngiliz kolonileri vardır. Bağımsızlık savaşına giden süreçte Afrika’dan getirilen kölelerin emeğinden, hatta bedenlerinden yararlanılır. Ancak savaşın sonunda özgürlük söylemi beyazlar için geçerlidir; siyahlar için değil. Özgürlük ideali, onların zincirlerini çözmez.
Romanda aktarılan yasalar, bir dönemin sistematik vahşetini gözler önüne serer. Beyazların köleleri öldürmesi yasal haktır. Kaçarken yakalanan köle üzerinde