Romanın merkezinde Silver adında bir kız çocuğu vardır. Silver, babasını hiç tanımaz ve henüz on yaşındayken annesini kaybeder. Hayatının en kırılgan anında, İskoçya’nın uzak ve sert bir kıyı kasabasında yapayalnız kalır.
Kasaba halkı bu küçük kız için ne yapacağını bilemez ve bir ilan asılır:
Silver’ı sahiplenecek birini ararlar.
Bu ilana cevap veren kişi ise deniz fenerinde yaşayan gizemli ve yaşlı bir adamdır: Pew.
Pew, Silver’ı yanına alır. İlk bakışta bu bir “yardımcı alma” gibi görünse de aslında Silver için bu yeni bir hayatın başlangıcı olur. Deniz feneri artık sadece bir mekân değil; bir sığınak, bir okul ve aynı zamanda bir hikâye dünyasıdır.
Pew sıradan biri değildir. O, bir hikâye anlatıcısıdır.
Silver’a yalnızca yaşamayı değil, dünyayı anlamayı da öğretir. Onun anlattığı hikâyeler geçmişle bugünü, gerçeklikle hayali sürekli iç içe geçirir.
Roman ilerledikçe, sadece Silver’ın hikâyesini değil; deniz fenerlerinin tarihini, ilk deniz fenerinin yapımını ve bu yapının arkasındaki insanları da öğreniriz. Özellikle Pew’un anlattığı hikâyelerden biri öne çıkar: Dark adlı karakterin hikâyesi.
Dark’ın hikâyesi, romanın içinde ayrı bir katman oluşturur. Bu hikâye, aşk, saplantı ve kimlik temalarını taşırken aynı zamanda Silver’ın kendi hayatını anlamasına da ışık tutar.
Fener Bekçisi, düz bir olay örgüsünden çok;
hikâyeler içinde hikâyelerle ilerleyen, zamanın ve gerçekliğin sınırlarını esneten bir romandır.
Deniz feneri burada güçlü bir semboldür:
Karanlıkta yol gösteren bir ışık…
Tıpkı Pew’un Silver’a yaptığı gibi.
Roman boyunca şu sorular hep arka planda kalır:
Bir insanı ait hissettiren şey nedir?
Hikâyeler bizi nasıl şekillendirir?
Ve kaybettiklerimizin yerini ne doldurur?