"OYUK"
"Herkesin diğerini öldürmek istediği bir hikâyede birbirlerini sevmeye çalıştılar."
Bir adamın arayışı… Arayışının tam ortasında, belki de kaybettiği şeyin kendisi olduğunu fark eden bir yalnızlık. Bir kadının esrarı… Sırları katman katman, belki de en büyük sırrı, sırrı olmayı seçmiş olması. Bir katilin tutkusu… Öldürme dürtüsünden daha derin, belki de yaşatma arzusunu kaybetmenin verdiği bir tutku. Bir maktulün sevgisi… Ölümün soğukluğunda bile sönmeyen, belki de en çok ölüm anında alevlenen bir aşk. Bir hikâyenin değil, içimizdeki “oyukların” da habercisi. Parçalanmış bir portrenin etrafında kesişen bu yollar, aslında her birimizin taşıdığı parçaların metaforu değil mi? Hepimizin etrafında döndüğü, tamamlamaya çalıştığı ama bir türlü bütünlenmeyen bir portre var içimizde. Ve belki de o “oyuk”, tam da bu eksik parçanın, bu yarım kalmışlığın ta kendisi.
Bir adam, bir kadın, bir katil, bir maktul. Dört ayrı hayat, bir oyukta kesişiyor. Bir resmin parçaları gibi dağılmış bu insanların hikâyesi, bize sadece bir bulmaca sunmuyor. Kendi içimizin derinliklerine bakmayı teklif ediyor.
Yazar, bizi ressamın tuvalinde yarım bırakılmış gibi duran bir portrenin başına davet ediyor. Altmış üç parçadan oluşan bu büyük resmin her bir karesi, bir karakterin kalbinden kopmuş bir duygu parçasını taşıyor. Kimi parçada tutku dolu bir aşkın kıpkırmızı fırça darbelerini görüyor, bir diğerinde, öfkenin yükünü taşıyan, tehlikeli bir dinginliğini farkediyoruz.
Bu parçaları tek tek çözmeye çalışırken, kendimizi şu soruların ortasında buluyoruz? Kim arayışta? Kimin sırrı ölümcül? Katilin tutkusu neye karşı? Maktulün sevgisi kimeydi?
Hikâye, bir bilim insanı olan Alp'in, zamanın dokusunda tespit ettiği teorik bir "oyuk" veya "kusur" üzerine kurulu. Bu oyuk, geçmişe sınırlı