"PERİHAN"
“Biliyorsun, sadece sana böyle görünüyor bu ışıklı oyun,” dedi. “Tüm bu geçişlerin bana görünüşü farklı. On santimetre yanında beş derece güneyinde olmam bu manzaranın benim için bambaşka olmasına sebep oluyor. Zamanı da işin içine katarsak, başka anlardaki başka ışık oyunlarında kalan duygularınla aynı şeyi görüyor olma ihtimalimiz yok. Gördüklerin için sonsuzluğun içindeki tek merkez senin gözün, tıpkı hayatın gibi.”
Beyoğlu'nun kalabalığından sıyrılıp bir ara sokağa saptığınızda, zamanın durduğu bir yerde bulursunuz kendinizi. Zarifi Apartmanı, adı gibi zarif ama bir o kadar da hüzünlü, işte böyle bir yerde yükselir. Romanın kalbi, hiç şüphesiz Zarifi Apartmanı’nda atıyor. Burası, sadece bir taş yığını değil; âdeta yaşayan, nefes alan ve geçmişin fısıltılarını bugüne taşıyan bir karakter. Duvarlarındaki çatlaklar, sıvaları dökülmüş cephesi, sanki her bir sakiniyle birlikte yaşlanmış, onların hikâyelerini üzerinde biriktirmiş. Yazar, mekânı o kadar güçlü betimliyor ki, apartmanın gıcırdayan merdivenlerinden çatısındaki kargalara kadar her detay, hikâyenin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.
İşte Leyla da orada, hayatını tuvaline akıttığı renklerle ve geçmişin ağırlığıyla yaşıyordu. Saçlarına düşen aklar, onun yalnızca yaşlanmadığını, aynı zamanda içine döndüğünün de bir kanıtıydı. Ta ki Deniz, yıllar önce bir sergide zihnine kazınan o silik ama derin kadını bulana kadar.
Onların hikâyesi, bir tesadüfün ya da belki de kaderin sessiz bir itirazıyla yeniden başladı. Deniz, Leyla’nın dünyasına her adımda kendi içine de bir yolculuk yapıyordu. Bu, sıradan bir “sorgulama” değildi; daha çok, kendi sessizliğine doğru çekilen bir yolculuktu. Her konuşma, her bakış, her suskunluk, yeni bir kapı aralıyordu. Leyla, Deniz'i evine davet ediyor; o ev ise Beyoğlu’nun