Serinin ilk kitabını okurken ikincisiye karşı çok olumlu izlenimler edinmiş, bir hayli umutlanmıştım çünkü makul bir sebebi olan nefretten aşka klişesi, en sevdiğim klişelerden biri. İlk kitabı okurken eğlenmiş olsam da çift bana o kadar hitap etmiyordu ki Brenna ve Jake'i okumayı, Miles ve Hunter'a ne olacağını görmeyi bekleyerek bitirdim desem yeridir.
Miles için güzel sonumuzu bulduk. Tabii onun için güzel, benim için berbat bir son oldu ama en azından yazarın saçmalıklarından kurtuldu çocuk, yaşasın. Sıra Hunter'da demiştim ama ikinci kitapta da çocuğa haksızlık yapılmaya devam etti. Bu olayı asla affedemiyorum, evet. En kötüsü de seriden nefret ettim ama üçüncü kitabın Hunter hakkında olduğunu öğrenmek beni mahvediyor. Kesinlikle okumak istiyor ve bir o kadar kesinlikle okumak istemiyorum. Belki İngilizce okuyarak kendime eziyet eder ama cüzdanıma etmem ki kitap almama cezam konusunda çok kararlıyım. Nisana kadar direneceğim, desteklerinizi beklerim.
Gelelim Risk'e...
Elimizde sözde çok güçlü, akıllı, kendinden emin, ne istediğini bile kırmızı rujlu Brenna ve sözde hayattan ne istediğini bilen, olgun ve başarılı bir hokey oyuncusu olan Jake var. Olmazsa olmaz aile dramı, ihmal edilmiş çocuk örnekleri var. (Bu arada aile dramı o kadar gereksizdi ki okurken yıldım. Gayet kızına düşkün ve oturup konuşulabilecek bir adam olan babasıyla kitabın sonuna kadar bir kez olsun insan gibi konuşmayan Brenna'nın mağdur edebiyatını dinlemek yaşlandırdı. İlk sayfadan beri "oturup bir konuşsan mı acaba adamla? Sürekli tersleyip bağırmak yerine mesela?" deyip durdum ve kitabın sonunda Brenna beni ancak duydu ve dediğim gibi oldu. Gereksiz bir hamle, yemedik. Ayrıca adamın sözde iyi olduğu dönemde bile babasına kötü davranan Brenna'nın tam olarak nasıl iyi kız olup da bazı