Serinin tüm kitaplarında baş karakterlerin çevresinde gördüğüm Tucker, bu kitapta kendi hikayesiyle karşımıza çıkıyor. Elle Kennedy benim çok sevdiğim yazarlardan biri olduğu için de beklentim bu kitapta çok yüksekti.
Tucker, önceki dört kitaptaki erkeklere nazaran daha ağır başlı, sorumluluk sahibi, gelecekte sevgi dolu bir aile kurmak isteyen, eğlenceli ve sempatik bir adamdı. Aşçılık yetenekleriyle kalbimi çalan bu adam diğer tüm artı özellikleriyle kitabı severek okumamı sağladı. Hele o sabrı. Gerçekten inanılmaz bir adamdı. Elle Kennedy, gerçek olamayacak kadar muhteşem beyler yazmıştı ama içlerinde bence en imkansızı Tucker'dı. Hani tam bir ideal erkek tipiydi.
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, Sabrina kendi geleceğini tüm ayrıntılarıyla planlamıştı. Üniversiteden mezun olduktan sonra hukuk okulunda okuyacak ve bir hukuk firmasına yüksek bir maaşla çalışacaktı. Hayatına John Tucker girene kadar tüm planı kusursuz ilerliyordu. İlk görüşte aşka inanan, yakışıklı hokey oyuncusu Tucker ile tek bir gecelik takılma ikisinin de tüm hayatını değiştirecekti. Tucker, yıldız bir hokey oyuncusu olmasına rağmen gelecek planında hokey yoktu. Annesinin yaşadığı ve kendisinin büyüdüğü kasabaya geri dönecekti. Aslında Sabrina'nın aksine gelecek planı kusursuz değildi. Daha gelecekte ne yapacağına bile karar verememişken hayatına bomba etkisi yaratacak bir gelişme yaşanıyor. Kitabın arkasına bunun ne olduğu yazıyor ama ben söylemek istemedim. Bence okurken öğrenmek daha iyi olur.
Sabrina bu kitapta bana vurulan ilk darbe oldu. Üzgünüm ama böyle bebek gibi bir adama böyle bir kadın olmuyor. Çok katı bir kadındı. İnatçıydı. Tucker'a hiç güvenmedi, söylediği hiçbir söze inanmadı. Yani afedersin de Tucker güvenin sözlük anlamı gibi bir şey. Ki daha ilk andan Sabrina'ya olan