Byron farklı biri, çok farklı. Şiirlerinin birçoğunda garipseyerek kendimi buldum. Hayatımız birbirinden daha farklı ama... Çok daha farklı. Gerçi o Türk-Yunan savaşında Yunan tarafını ezilen taraf gördüğü için Yunanlara destek için gitmiş ve cephede bir sonla ölümüne bir anlam katmak istemiş. Uzun yıllar tuhaf bir şekilde ben de bunun hayalini kurdum fakat elbette soydaşım, horlanmış, ezilmiş, sindirilmiş Türk halklarının yanında savaşmayı tasavvur ettim. Şuşa'nın girişinde Harı Bülbül toplamayı, Derbend'de Kafkas İslam Ordusunun girdiği yerlerde zafer naraları atmayı, Elbruz'a çıkıp ağaran bahtımızla en sevdiklerimle doğan güneşe bakmayı, Kerkük kalesinde devasa bayraklar açıp hoyrat okumayı, Savalan'a onbinlerce kişiyle çıkıp bayrak asmayı düşledim, elbette bunları düşleyen birisi bunları yapmak için ölümü de göze almak zorunda. Farklı cephelerde aynı halet-i ruhiye içinde gördüm Byron'u ve daha çok tanımak istedim. 80 darbesinden sonra yurtdışına savrulan isimlerden Turhan Kayaoğlu'nun bir yazısını buldum ki beni hem çok bilgilendirdi hem de sizlerle de paylaşmaya itti. Buyrun: Lord Byron deyince aklımıza hemen onun Osmanlı’ya karşı Yunanlıların safında savaştığı gelir. Bu da hoş bir duygu yaratmaz içimizde. Sevabıyla, günahıyla bizimdir çünkü Osmanlı. Kendimiz kızabiliriz, eleştiririz ama Batılılar tarafından “hariçten gazel okunması” kanımıza dokunur.
Oysa Romantizm’in en önde gelen bu soylu İngiliz şairi, başlangıçta büyük bir Türk dostuydu.
Byron 1800-1850 arasında, yarım asır boyunca Avrupa kültürüne damgasını vurmuş, daha sağken efsane olmuştu. Kült derecesine varan ünü, okuyucu sayısı ve tercüme edildiği dillere bakılınca bir İngiliz şairi olarak yalnızca Shakespear onun önünde gelir.
En önemli eserleri Childe Harold's Pilgrimage-Childe Harold’un Hac