Öykü kitaplarını çok okuyamayanlardan sık duyduğum şey, öykünün kısa olması sebebiyle — sevilse bile — hemen bitmesi ve sonrasının da aranıyor olmasıymış. Yanlış anladıysam düzeltin lütfen :)
Ben de tam olarak bu sebeple seviyorum çünkü öyküleri, hele de kısa ama o kısalık içinde beni oradan oraya vuruyorsa… Düşünsenize, bu etkiyi bir romanda yaşadığınızı. Yara bere içinde bitirirsiniz kitabı. Tabii, öyle okumalar da güzel; ben seviyorum en azından.
Ama öykü, iyileşmeyi size bırakıyor. “Sonrasını istersen sen yaz,” diyor ve öylece bırakıyor. Ben bu yönünü seviyorum. Sonrası bende oluyor bazen. Bazense olduğu gibi, o sayfalarda bırakıyorum. Ta ki tekrar sayfaları karıştırana kadar.
Gelelim kitaba…
Önce kapaktan başlamak gerekirse; kitabı ilk elinize aldığınızda gördüğünüz kapak, kitabın ruhunu yansıtıyor ve okura, okuru nelerin beklediğinin görselini sunuyor. Hem rengini korumaya çalışan karakterler hem gri soğuk şehir ve binalar. Pencereler, kapılar, köşede durmuş yalnız bir sandalye, sadece kendini aydınlatan bir avize... Kısaca evler ve insanlar...
Kitap, hemen hemen her yaştan ve cinsiyetten karakterin ağzından anlatılmış.
Anlatılan olaylar ve duygular bana geçti, hatta bir tık fazla geçmiş bile olabilir.
Seçmiş olduğu konular da kıyıda köşede kalmış insan hikâyeleri. Ama öyle “kıyı köşe” değil; aslında hayatın tam içinde ama fark edilmeyenlerden.
Bazen küçük bir kız, bazen minicik bedenini en yakın bildiği kişilere karşı savunmaya çalışan bir kız çocuğu, bazen ahiretliğine sitem duyan komşu teyze, bazen bir yeğen, bazen evin küçük oğlu-kızı, bazense büyük… Hep olan, hep olduğu için de fark edemediğimiz kişilerin hikâyeleri. Hepimizin bildiği, ilk duyunca inanamadığı ama bir şekilde normalleştirilmiş öyküler ve kahramanları bekliyor kitapta bizi.
Bazı öykü