Miguel de Unamuno’nun edebiyat ile felsefeyi iç içe geçirdiği, klasik roman kalıplarının aksine, yazarın “nivola” olarak adlandırdığı, anlatının ontolojik sınırlarını sorgulayan deneysel eser niteliğindeki "Sis"; “var olmak” ile “kurmaca olmak” arasındaki farklılığı gösteriyor.
Olay örgüsü oldukça yalın bir çizgide ilerliyor. Augusto Pérez’in gündelik hayatının sıradanlığı içinde bir kadına, Eugenia’ya duyduğu ani ve takıntılı aşk etrafında şekilleniyor. Basit gibi görünen bu durum, okuma ilerledikçe yerini varoluşsal bir sorgulamaya bırakıyor. Augusto’nun aşkı eylemden çok düşünce hâline geliyor; karar veremeyen, sürekli iç konuşmalarla kendini tartan bir bilinç akışı içinde, kendi varlığının anlamını sorgulamaya başlıyor.
Augusto’nun bizzat yazarla, yani Unamuno’yla karşı karşıya geldiği sahnedir. Bu sahne, klasik olay örgüsünü yıkarak metni metafiksiyonel bir düzleme taşıyor. Karakter, kendi yazgısının yazarı tarafından belirlendiğini fark ediyor ve buna itiraz ediyor. Ölüm kader değil, tartışmalı bir karar hâline geliyor.
Augusto Pérez, tipik bir roman kahramanı olmaktan ziyade, bir düşünce nesnesi olarak kurgulanmış; kararsızlığı, edilgenliği ve sürekli içe dönük hâli, bireyin modern dünyadaki yönsüzlüğünü temsil ediyor. Eugenia ise bir aşk nesnesi olmanın ötesinde, Augusto’nun zihninde kurduğu ideal ile gerçeklik arasındaki uçurumu simgeliyor. Yan karakterler, özellikle hizmetçi Liduvina ve köpek Orfeo insan aklının sınırlarını ve sezgisel varoluş biçimlerini karşılaştırmalı biçimde yansıtıyor. Orfeo’nun varlığı, bilinç ile varlık arasındaki ilişkiye ironik bir derinlik katıyor; hayvanın daha sahici oluşu, insanın kurmaca doğasına dair ince bir eleştiri.
Unamuno’nun anlatım üslubu, geleneksel realist romanın aksine, karmaşıklık hissi veren düşünsel bir yapı