Merhaba arkadaşlar. Camilla Lackberg daha önce okudunuz mu bilmiyorum. Son okuma zamanımın üstünden yıllar (tam 6 yıl) geçti ve onun yazım tarzını hala hatırlıyorum. Açıkçası biraz da bunun endişesiyle başladım. Çünkü bu yazar bir mesele anlatacağı zaman o mesele arasında o kadar çok konuşma sahnesi katıyor, o kadar gereksiz diyaloglar ekliyordu ki bir yerden sonra okurken neyin üzerine okuduğumuzu dahi unutturuyordu. 3 saatlik uzun metrajlı filmlerde yalnızca akılda kalan tek bir sahne gibi onun eserleri. Bu şekilde başlayınca da haliyle bir beklenti içine girmeden, yine de belirli bir merakla başladım. Fjallbacka 7 okuduk şimdi, kaldı 8, 3 ve 4. Muhteşem sıralama şeklimle ilerliyorum yine. Ve şunu söyleyebilirim ki Doğan Kitap nasıl böyle birinin eserlerini basıyor yani bu kadın ne anlatıyor ne yazıyor nasıl bir kurgu var okuyanlar bilirler. Ben anlam veremiyorum. Neden okuyorsun soruları akşam akşam kulağıma fısıldanıyor sanki ama artık iş inada bindi. Şu yazarın etkileyici bir eserini bulabilirsem, en çok reklamını ben yapacağım ama senelerdir hiç bulamadım.
Hikayeye baktığımızda ise benim beklentim bu defa başladığımda daha etkileyici, daha merak uyandırıcı bir kurgu olmasıydı. Ancak sonra hangi yazarı okuduğumu, bir olayın ilerlemesinin onun kaleminde ne kadar zor olduğunu tekrar yaşadım. Uzun konuşma sahneleri, aynı zaman diliminde bitmek bilmeyen ve uzadıkça uzayan olaylar, geçmeyen bir zaman ve sonraki olayın gelmesinin elden geldiğince uzatılarak güçleştirilmesi beni bitirdi. Ancak bunu kötü olarak yorumlayamam. Neden? Çok etkileyici romanları gözümüze çarpan Dan Brown bu şekilde bir roman kaleme alsa, sadece ben değil (sonuçta ben kimim), bütün edebiyat dünyası bu romanı yerden yere vururdu. Ancak Lackberg’in bu şekilde bir roman yazması onu bir de