Öncelikle şunu belirtmek istiyorum; Bu kitabı benim gibi bir günde okuyup, bitiririm diye düşünüyorsanız size yanıldığınızı söylemek isterim. Zira ben kitabı üç günde okuyup, bitirdim. Sorgulatan, düşündüren, araştırmaya sevk eden ve bir sonraki sayfayı merakla çevirten kitapları ayrı bir seviyorum. Tımarhane' de bu kitaplardan biri oldu. Ayrıca bu kitap bana Gotik türünü de sevdirdi.
Kitabımızın konusuna gelince; Max, Başhekim yardımcılığı için başvurduğu akıl hastanesine kabul edilir. Eşi Stella ve 10 yaşındaki oğlu Charlie ile birlikte akıl hastanesinin bahçesindeki bir eve yerleşirler. Başhekim olmak için kendini işine adayan Max, eşini ve oğlunu ihmal ediyordur. Tutkulu bir kadın olan Stella eşinin ilgisizliğini zamanla kabullenir ama yüreğinde kopan fırtınaları bastırmakta zorlanır. Kaldıkları evin çevresindeki bahçede, akıl hastanesinde tedavi olan ve çevrede dolaşması yasak olmayan hastalar çalıştırılıyordur. Stella oğlu ile birlikte bazı günler bahçede yürüyüşe çıkıyorlardı. İşte bu yürüyüşlerin birinde yolu, takıntılarından dolayı eşini öldüren ve uzun yıllardır tedavi gören Edgar ile kesişir. Max, başhekim olabilmek için düzenli bir aile yaşantısı kurmaya çalışırken Stella, Edgar ile yasak aşk yaşamaya başlamıştır. Bu aşkın farkında olan tek kişi ise Max'in aynı hastanede psikiyatrist olan arkadaşı Peter'dır. Bir gün Edgar bir şekilde hastaneden kaçar ve bir süre sonra sevgilisi Stella'ya ulaşmaya çalışır. Acaba Edgar, Stella'ya ulaşabilecek miydi? Peki ya Stella, herşeyi göze alıp Edgar'ın peşinden gidecek miydi? Bu soruların cevapları kitapta ama ben size sadece şunu söyleyeyim, kitabın devamı olaylar olaylar şeklinde ilerliyor. Ayrıca kitabı Peter'in ağzından zamansal atlamalarla birlikte okuyoruz.
Konusu ve kurgusuyla kusursuz bir romandı. Kitapta en