Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan ilk duygu hayranlıktan çok huzursuzluk oldu. Çünkü Huxley bu metinlerde geleceğe umutla bakan bir bilim insanı gibi değil, insanlığın yönünü bilimle yeniden şekillendirme konusunda son derece kendinden emin bir mimar gibi konuşuyor. Kitap, biyoloji, evrim, etik, eğitim ve toplum üzerine yazılmış denemelerden oluşuyor ama satır aralarında asıl mesele çok net: “İnsan” dediğimiz şey sabit mi, yoksa yeniden tasarlanabilir bir proje mi?
Huxley’nin transhümanizm anlayışı bugünkü popüler versiyonlardan oldukça farklı. Yapay zekâ, çipler ya da dijital ölümsüzlük fantezilerinden çok; biyolojik, zihinsel ve kültürel evrim fikri üzerinden ilerliyor. Ona göre insanlık, doğal evrimden bilinçli evrime geçmek zorunda. İşte tam burada metin beni yakalıyor ama aynı zamanda itiyor. Çünkü Huxley’nin “ilerleme” fikri, fazlasıyla seçici ve yukarıdan bakan bir tını taşıyor. Kimin gelişeceğine, neyin “daha iyi insan” olduğuna kim karar verecek sorusu, kitap boyunca cevaplanmaktan özellikle kaçınılıyor gibi hissettirdi.
Denemelerin dili şaşırtıcı biçimde akıcı ve entelektüel olarak kışkırtıcı. Ancak bu akıcılık bazen tehlikeli bir ikna gücüne dönüşüyor. Huxley, bilimi neredeyse ahlaki bir pusula gibi konumlandırıyor; dinin, geleneğin ve bireysel sezginin yerine rasyonel bir dünya tasarımı öneriyor. Bu noktada kitabı okurken sık sık durup kendime şunu sordum: Bilim ilerledikçe insan daha mı iyi olur, yoksa sadece daha güçlü mü? Huxley bu soruya çok net bir şekilde “daha iyi” diyor ama ben o kadar emin olamadım (evet, Huxley yaşasaydı ona utanmadan “yanlışınız var, araştırmanızı öneririm” derdim ).
Kitap, bugünden bakıldığında hem çarpıcı hem de ürkütücü bir öngörü metni gibi. Özellikle insanın “iyileştirilmesi” fikri, etik sınırlar bağlamında ciddi bir