Üç Işık (Sohbet - Konferans)

·
Okunma
·
Beğeni
·
500
Gösterim
Adı:
Üç Işık
Alt başlık:
Sohbet - Konferans
Baskı tarihi:
Aralık 1996
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
Yok
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İBDA Yayınları
Fikrin eşya ve hâdiseler üzerinde sistemli şekilde uygulanması cümlesinden olarak, değişik vesilelerle gerçekleştirilmiş sohbet ve konferanslarımı, aynı zamanda sahici fikir ve mücadele çizgisinin ne olduğuna bir misâl diye kitaplaştırmış bulunuyorum: ÜÇ IŞIK!
Esere isim olan "Üç Işık", aynı zamanda, bir konferansımın ismi... Diğerleri: "Cemaat ve Aksiyon", "Nasıl Birlik?" ve "İşkence ve Filistin Meselesi"...
Fikir, sanat ve aksiyon nefesiyle, ne zaman ne söylemişiz, ne yapmışız... Ne yapmaktayız... Kırılmaz, bükülmez, sökülmez, dökülmez, pörsümez çizgimizin dünü ve bugününü birbirine şahit kılıcı görüntüsünü tarihi vesika halinde gururla takdim ederiz!.
160 syf.
·Beğendi·10/10
Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu'nun İbda yayınlarından çıkan 37. fikir eseri. Üç Işık, alt başlığı "Sohbet-Konferans" ismiyle yayınlanmış. bir takdim, 4 levhadan müteşekkil. 1.Levha "Cemaat" ve "Aksiyon" aynı isimli bir konferansın (diğerleri gibi) yazıya dökülmüş hâli, 2. Levha, "Nasıl Birlik" 3. levha "İşkence ve Filistin Meselesi" 4. levha, "üç Işık"...
Eserini şu cümlelerle takdim etmiş Mirzabeyoğlu:
" Fikir, sanat ve aksiyon nefesiyle, ne zaman ne söylemişiz, ne yapmışız... Ne yapmaktayız... Kırılmaz, bükülmez, sökülmez, dökülmez, pörsümez çizgimizin dünü ve bugününü birbirine şahit kılıcı görüntüsünü, toplayıcı hüküm hâlinde Üstadım'ın şu mısraına tercüme ettirebiliriz:
- " Duranlar görecektir yürüyeni!"
Bu kadar!
İşte şehitlerimiz, işte gazilerimiz, işte zindanda bile bayrağı yüksekte tutan bayraklaşmış -sahici insan- kardeşlerimiz!..
160 syf.
·18 günde
“…Kötü niyetli demiyorum, bazısının iyi niyetinden de şüphe etmiyorum; ama kuru iyi niyet, bazen kötü niyetten daha fena olabiliyor, bunu da açıkça ifade ediyorum!..”

SALİH MİRZABEYOĞLU
160 syf.
·21 günde·Beğendi·Puan vermedi
Mirzabeyoğlu, kıymetli ve oldukça zeki bir mütefekkirdir. 28 Şubat zulmünden uzun yıllar mağduriyet çekmiştir. Üstad Necip Fazıl'ın izinden gider... Meraklısına tavsiye ederim...
- Şu ânda aklıma geldi, dün naklettikleri bir lâf ki, bu mantıkla hiç bir yere varılamaz; ve keyfiyet, kalite ne kadar düştü, ona dikkat edin... "Siz hâlinizi değiştirmedikçe, biz sizi değiştirici değiliz" ve "layık olduğunuz idare ile idare edilirsiniz" ölçüsü ortada, öyleyse bizim mevcut düzene karşı çıkmamız Allah'a karşı gelmektir... Mantığa bakın!.. Bu tip hâdiseler karşısında o kadar hayrete düşüyorum ki, gerçekten tersine dehâ... Ben şimdi müsbet bir takım şeyleri düşünüyorum, yahut küfür yolunda giden bir adamın muhakemesini daha ileri götürüp söyleyebilecekken söyleyemediklerinin de muhakemesini yapabiliyorum, fakat bu tip tersine harikâ ifâde eden lafları nasıl buluyorlar bu adamlar, anlayamıyorum!.. Samimi olarak söylüyorum, muazzam bir buluş!.. Buna benzer bir buluşu, seneler önce duymuştum; "halkın dili Hakkın dili olduğuna göre, komünistlerde halktan olduğuna göre"... Öyleyse komünistlere karşı çıkmak, Hakka karşı çıkmak!.. İşte, tezadı içinde bir ahmak muhakemesi örneği!..
Niye ısrarla "fikirsiz olmaz!" deyişimiz anlaşılıyor mu?..
("İşkence ve Filistin Meselesi" isimli konferanstan -1988-)
- Bir Fransız yazarı, "topyekûn kâinatı tek kelimeye sığdırmak gibi mel'un bir ihtiras sahibi olan biri varsa, o da benim!" diyor...
Tabiî burada "mel'un", bir ıstırab ifâdesi; yoksa böyle bir çaba mel'unluk değil... Anlıyorsunuz... Evet; hakikatiyle, topyekûn kâinat ancak Kelime-i Tevhid'e tercüme ettirilebilir... ve zamanın her ân tecellileri içinde, her devir bundan pay nisbetini gösterecek... Şimdi "Marifetnâme" isimli eserimizin marifetini belirtmenin yeri geldi... Size bir misâl vereyim: Ne kadar ilim, fikir, sanat eseri varsa,, herbiri lûgatteki kelimelerle tertibleniyor diye, hiç bir lûgatten eser yazabilir misiniz? Veya yeni bir eseri, bu da lûgatta mevcut kelimelerle yazdı, yeni değil, diyebilir misiniz? İşte bunun gibi "Marifetnâme", bir yönüyle ucuz, -20 sene kitaplar dünyasındaki duraksız seyahat ucuz mu değil mi ayrı dava-, bir yönüyle de emsalsiz bir marifet işi... Olmayan fikir geleneğimiz içinde, unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektikle fikir vahidlerini kendimize göre tablolaştırmak, bu bünyeye irca... Öküzün boynuna halat atarım, kendimi çektiririm; dava bu... İşte bunun gibi, bu incelik tuttuğu ândan itibaren, topluluk ve birlik tabiî olarak teşekkül eder... Diyalektiğin meselelere sirayet gücünün ne olduğunu ben gösterdim; unsurları uyum içinde birbirine ekleyen bir diyalektiğin, yürüyen bir diyalektik olduğunun ispatçısı oldum... Hani fikirle çizilmiş suretten bahsettim, bunun "remz şahsiyet" davası olduğunu söyledim ya... Netice olarak, Necip Fazıl bir "remz şahsiyet" tir ve bunu ifâde bir takım kuru sıkı pohpohların içinde olmaz... Alkol kokulu cenaze çelenklerinden daha adi güzellemelerle değil, duyarak, düşünerek, yaşayarak...
( "Nasıl Birlik" isimli konferans dan -1988-)
- Gelelim Ayasofya davasına... Ayasofya, sadece İstanbul'un bir fetih sembolü değil, aynı zamanda Lozan anlaşmasının gizli bir maddesine mevzu teşkil etme bakımından, "bağımsızlık sembolü"dür de; yâni biz, Ayasofya'nın ibadete açılmasını isterken, gerçek bağımsızlık mücadelesinin müşahhas bir remzi olarak görüyoruz onu... Bu, sadece İslâmcılar için değil, İslâm dışı çevreler açısından da aslında böyle olmak gerekir... Şöyle söyleyeyim: Bir Süleymaniye camii bugün müze haline çevrilse, neticede İslâmcıların mahkûmiyeti tescil edilse de, bir hükûmet icraatı ve kanun işi hâlinde dışa karşı kendilerini bir tevil tarafı olur... Oysa Ayasofya, Lozan'ın gizli maddesine mevzu teşkil etmek bakımından, bugünkü müze hâliyle, bağımsız olmayışımızın remzidir; ve her türlü palavradan bağımsızlık edebiyatı bir yana, Batı dünyasının tepkisinden korkulduğu için ona dokunulamamaktadır... Açıkca ifâde edeyim: Bizim için Ayasofya mücadelesi, İslâmî mücadeleyi motive edici bir vesiledir... Solcular ise, "bağımsızlık" ilkesinde müştereklik bakımından bunu desteklemelidir; çünkü havada bağımsızlık mücadelesi olmaz... Önce bağımsızlığın tescili hâlinde Ayasofya'nın ibadete açılması mücadelesine katılsınlar, devlet planında bağımsızlık irademiz görünsün, ondan sonra isterlerse bütün camilerin müze hâline getirilmesi için mücadele etsinler!..
("Üç Işık" isimli konferanstan -1990-)
- Şimdi biz o kadar muazzam bir işkence içindeyiz ki, ruhun kurtuluşu gibi bir davada, acı duyma ıstırabını bile unutmuşuz!.. İşkencenin şiddetine bakın!.. Kendimizi suçlamayı bilelim: nefsin kucağında o kadar rehavet içindeyiz ki, ruhumuz işkencede, işkence altında... Bize Cehennem'e giden yollar döşenmiş iken, bu statü uygulanırken... Umurumda da değil; kanun sınırını dikkate alırken, tavır konulacak yeri de bilmek lazım... Yâni bir kısım ödlek ve ahmakların anladığı şekilde "kanun sınırlarına dikkat", ihlal etmeme gayesi değil, taktik bir davranış meselesi olarak bahis mevzuudur... Biz içinde bulunduğumuz Kemalist rejimde, bu türlü bir işkence yaşıyoruz... Ve yine Necip Fazıl'ın bir sözünü aktarıyorum size:
-" Arslanlara atılan İsa Peygamber'in havarileri, bugün bizim çektiğimiz işkenceyi çekmiş değillerdi... Biz kendi ülkemizde bu hâle düştük; onlar ise yayılmaya çalışıyorlardı!"
("İşkence ve Filistin Meselesi" isimli konferanstan -1988-)
- Bir arkadaş, imza yerinde bana dedi ki: "Yaşınıza nisbetle bu kadar eser nasıl oluyor?"… Ona anlayabileceği bir şey söylüyorum, diyorum ki:
-" İnsanın nasıl ki bir vahşi hayvan kovaladığı zaman normal hâlinden daha kuvvetlidir refleksleri ve gücü... O hızla koşamazsınız normal zamanda... Korku şuuru iptal eder ve olağanüstü bir güce çıkarsınız; bunun gibi, fikirde bir takım şeyler tecrit derinliğinde yaşandığı zaman, onun verdiği güç, heyecan ve hız başkadır!"
Şimdi "tecrit derinliği" filân... Ondan anlamıyor... İllâ getiriyor işi, "nasıl yapıyorsunuz?"... Nasıl yapacağım?.. Biri yazıyor veriyor bana, ben de imzamı atıyorum... sağdan soldan topluyorlar, sağolsunlar… Bunu mu söyleyeyim?.. Sorduğu suâl, üzerine gitmeyi bildiği zaman kendisinin bir sürü İslâmî esprilere vakıf olacağı bir suâldir… Bin kere yazdık, bin kere söyledik, bin keredir ikaz ediyoruz, olunması gerekene dair de devamlı söylüyoruz; tecrit diyoruz, konsept diyoruz, işin derinliğine girmeden olmaz diyoruz... "Öyle bir yere gel ki, topyekûn dünya irfan verimi senin olsun", diyoruz... Tevhid kelimesinin hakikatine dair böyle bir takım çıkıntılar duyulduğu ândan itibaren, topyekûn insanlık verimini İslâm'a nisbetle izâh edebilmenin diyalektiğini de kazanmış olursun diyoruz... Bunlardan anlamıyorsan sana ne söyleyeceğim ki?.. Bunları bir adap ve usûl meselesi olarak aktarıyorum...
("Cemaat" ve "Aksiyon" isimli konferans dan)
- Bugün İsrail'in ağabeyi Amerika ve Amerika'nın beşiğinde de Türkiye... Ve sizler Filistin'de İsrail'li askerlerin Filistin'li gençlerin kollarını bacaklarını taşlarla parçalayışını kınıyorsunuz... Nereye kadar?.. Istırabınızı devamlı kılmak ve her birinizden bunu şuurlaştırmanızı istiyorum. Adeta, demin Hz. Ebubekir bahsinde naklettiğim "ağlayan ağlasın, ağlayamayan ağlar gibi dursun" hikmetindeki gibi, bunu yaşayan yaşasın, yaşayamayan da yaşamanın yollarını arasın... Şu İfâde şuurlaşsın:
- "Ya Müntakim Allah, bizi intikamına memur et!"
İzâh edebildim mi? Ve çağından mesul Müslüman olarak siz burada bir numune teşkil ediyorsunuz...DÜNYADA GÖRDÜĞÜNÜZ HER TÜRLÜ HAKSIZLIK, BİZİM ADAM OLAMAMAMIZDAN KAYNAKLANMAKTADIR; bunun suçluluk duygusunu hissetmenizi istiyorum... Ve adeta bir film seyrederken, bir kaç dakikalığına oradaki hâdiseden müteessir olup, aradan üç gün geçince horul horul uyumaya başlayan insanlar değil... Kuru kuru karşı çıkmalarda değil... Dikkat ediyor musunuz bahisler nerelere geliyor... Ve bugüne kadar bu milleti kandırdıkları bir hususu söyleyeyim size: Bugün Doğu ve Batı blokları arasında yer almış bütün ufaklıkların hiçbiri, göstermelik şekiller dışında hiçbir şahsiyete malik değildir... Anladınız mı?.. Haysiyetinizle oynamak istiyorum; daha doğrusu haysiyet duygularınızı ayaklandırmak istiyorum!.. Bugün bizim bir kaç bin gencimizi heba ettiler sokaklarda, -dikkat edin-, heba ettiler... İşte "son bağımsız devletimiz" falan filân edebiyatı ile sümük mendili niyetine kullanıp, rejimi müdafaa ettirdiler, boşu boşuna ölüme yolladılar...
("İşkence ve Filistin Meselesi" isimli konferanstan -1988-)
- Aranızda türbanlı arkadaşlar var... Onlarla gurur duyuyorum... Dava örtüde değil, örtüye giren hanımda... Biri var, şahsında örtüyü küçültüyor; biri var şahsiyet veriyor, şahsiyetini bütünlüyor... İşte sakal... Sakal, erkeğin ne kadar tabiî bir güzelliği, onun vakarını bütünleyici bir unsurdur... Ama uzun zamanlar boyunca hep kırık dökük adam görünüşüyle eşleştiği için, adeta iptidaîlik remzi olmuştur... İş sakal bırakmakta değil, sakalı bırakan adamda... demek oluyor ki, doğrudan doğruya insanın hâli tebliğdir... En tabiî alışkanlıklarımıza kadar, bir nezaket, bir zerafet, idrak ve yerinde gözükaralık ve cesaret tütmesi lâzım...
- Şimdi... Bir iddianın hakikatini gösterirsen ne alâ; yoksa palavracı olursun... Bizim iddiamız şu: Biz, zehir yense onu şifaya tahvil edebilmenin diyalektiğini örgüleştiriyoruz… Mânâmıza tamamen aykırı ve mânâmızı törpüleyen bahislerin, yanına bile yaklaşılamayan meselelerin İBDA diyalektiğinin alevleri arasında nasıl kendimize inkılâp ettirildiğini görüyorsunuz... Bunun mayası özümlendiği zaman iş tamamdır... Bakın dikkat edin: Böyle bir olgunluk vasatında, gerekirse, İslâmî mücadeleye hizmet etmek üzere Karl Marks'ın kitaplarını bile biz basabiliriz... Bu nedir?.. Şudur: Bir insan için tavuk, at, öküz ve bütün hayvanat, insanın tasarrufuna amadedir... Yeter ki bunu becerebil... Böyle bir idrakin oluştuğu yerde, haysiyetsiz ve keyfiyetsiz maariften, rezil televizyona ve daha neye ve neye kadar, her şey onların aleyhlerine döndürülecektir... "Allah nurunu tamamlayacaktır, kafirler istemeseler de"... Fakat biz bunu söylerken, bu aksiyondan pay sahibi olduğumuzu gösterebilelim... Demin türbandan bahsettim... Türban hâdisesi, (İBDA gençliğinin başlattığı ve bütün Türkiye'yi saran ünlü Türban kavgası), mânâ olarak, davranış olmanın ötesinde çok büyük bir vaade denk gelir; bunu açıkça söyleyeyim... "Kendinden zuhur diyalektiği"nin ispatı hâlinde muazzam bir hâdise...

( "Nasıl Birlik" isimli konferanstan -1988-)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Üç Işık
Alt başlık:
Sohbet - Konferans
Baskı tarihi:
Aralık 1996
Sayfa sayısı:
160
Format:
Karton kapak
ISBN:
Yok
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İBDA Yayınları
Fikrin eşya ve hâdiseler üzerinde sistemli şekilde uygulanması cümlesinden olarak, değişik vesilelerle gerçekleştirilmiş sohbet ve konferanslarımı, aynı zamanda sahici fikir ve mücadele çizgisinin ne olduğuna bir misâl diye kitaplaştırmış bulunuyorum: ÜÇ IŞIK!
Esere isim olan "Üç Işık", aynı zamanda, bir konferansımın ismi... Diğerleri: "Cemaat ve Aksiyon", "Nasıl Birlik?" ve "İşkence ve Filistin Meselesi"...
Fikir, sanat ve aksiyon nefesiyle, ne zaman ne söylemişiz, ne yapmışız... Ne yapmaktayız... Kırılmaz, bükülmez, sökülmez, dökülmez, pörsümez çizgimizin dünü ve bugününü birbirine şahit kılıcı görüntüsünü tarihi vesika halinde gururla takdim ederiz!.

Kitabı okuyanlar 12 okur

  • Muhammed Yusuf Şener
  • Münir Özkeleş
  • Küheylan
  • M҉îz҉g҉în҉e҉_İs҉l҉âm҉
  • vaqqas vakur
  • Mustafa Usta
  • murakıb
  • Mehmet Emin Öztürk
  • Esranur Kırbaş
  • ...

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%80 (4)
9
%20 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0