Vertigo, alıştığımız anlamda bir roman değil. Belirgin bir olay örgüsü yok, karakterler net çizgilerle ilerlemiyor. Daha çok bir yolculuk hissi var. Ama bu yolculuk fiziksel olduğu kadar zihinsel de. Okurken sürekli bir yerden başka bir yere geçiyorsun ama asıl değişen şey mekân değil, his.
Sebald’in anlatımı oldukça parçalı. Anılar, gözlemler, geçmişe dönüşler ve farklı hikâyeler iç içe geçiyor. Bu da kitabı zaman zaman zorlayıcı yapıyor. Okuyucu olarak sürekli dikkatli olmak gerekiyor çünkü anlatı düz bir çizgide ilerlemiyor. Ama bu dağınıklık aslında bilinçli. Çünkü kitap da tam olarak bu hissi veriyor: kopukluk, dağınıklık ve bir yere ait olamama.
Kitap boyunca en çok hissedilen şey “yabancılık”. Sadece mekânlara değil, insanlara ve hatta insanın kendisine karşı bile bir yabancılık. Bu yüzden okurken sanki bir başkasının hayatını değil, kendi içindeki o uzak hissi okuyormuş gibi oluyorsun.
Sebald’in dili sade ama yoğun. Çok büyük olaylar anlatmıyor ama küçük detaylar üzerinden derin bir atmosfer kuruyor. Bu da kitabı hızlı tüketilecek bir metin olmaktan çıkarıyor. Daha çok yavaş okunması, üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap.
Bu kitap neden okunmalı dersen; çünkü farklı bir anlatım deneyimi sunuyor. Herkese hitap etmeyebilir ama klasik hikâye yapısından sıkılanlar için yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Özellikle insanın iç dünyası, yalnızlık ve aidiyet üzerine düşünmek isteyenler için etkileyici bir metin.