Wonder, insanın içini sessizce ama derinden sarsan bir roman. R. J. Palacio bu hikâyede fiziksel olarak diğer çocuklardan farklı doğmuş olan Auggie’nin sadece okula başlama sürecini anlatmıyor; aslında insanın toplum içindeki yerini, kabul edilme ihtiyacını ve insanların acımasızlık ile merhamet arasında nasıl gidip geldiğini gösteriyor. Auggie yıllarca evde eğitim gördükten sonra ilk kez bir okula gittiğinde, asıl mücadelesinin derslerle değil, insanların bakışlarıyla olduğunu anlıyoruz. Çünkü bazen bir bakış, bir sözden daha ağır olabiliyor. İnsanlar onunla konuşmadan önce yüzüne takılıyor, kim olduğunu anlamaya çalışmadan onu yargılıyorlar. Bu da bize şunu fark ettiriyor: İnsan, bilmediği ve alışık olmadığı şeyden çoğu zaman uzak duruyor.
Romanın en güçlü taraflarından biri, olayları sadece Auggie’nin gözünden değil, çevresindeki insanların gözünden de göstermesi. Özellikle ablasının yaşadığı iç çatışma çok gerçekçi. Bir yandan kardeşini çok seviyor, diğer yandan onun gölgesinde kalmış hissetmenin ağırlığını taşıyor. Bu durum, aslında hayatın kendisi gibi; kimse tamamen kötü ya da tamamen iyi değil. Herkes kendi içinde anlaşılmayı bekleyen bir hikâye taşıyor. Auggie’ye kötü davranan bazı çocukların bile zamanla değişmesi, insan karakterinin sabit olmadığını, doğru bir temasla dönüşebileceğini gösteriyor. Bu da romanın umut tarafını oluşturuyor.
Kitap, dış görünüşün insanlar üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyarken, asıl meselenin karakter olduğunu yavaş yavaş hissettiriyor. Auggie’nin en büyük başarısı, insanların ona acımasını sağlamak değil, onların saygısını kazanmak oluyor. Çünkü o kendine acımıyor. Yaşadığı zorluklara rağmen içine kapanmak yerine hayata katılmaya devam ediyor. Bu da onu güçlü kılıyor. Okurken insan şunu düşünmeden edemiyor: Acaba biz de