İlk üç kitabı okurken içinden ne geçirdiysem, keşke diye başlayan kaç cümle kurduysam hepsi dördüncü kitapta avuçlarıma döküldü. Senden çok ama çok razıyım Ali Smith, önce bunu diyeyim.
İlk üç kitap boyunca tanıdığımız tüm insanlar ve onların sisler içinde kalmış, virgülle bölünüp tamamlanmamış hikayeleri bu kitapta bir araya geliyor. Geçmişin rüzgarında savrulan pamuk ipliklerinin ucunu yakalıyoruz.
İlk kitapta tanıştığımız Daniel’in toplama kamplarına uzanan geçmişine dönüyoruz, ‘Sonbahar kardeşine, Yaz ağabeyinden, her zaman, sevgiyle’ gönderilmiş mektupları okuyoruz. Kayıp babaları ve heykelleri çocuklarıyla buluşturuyoruz.
Hani tüm o hikayeler, unutuluşa bıraktığımız hikayelerimiz, kaybolmamış, burdaymış, kavuşmuşuz hissi. Hani, kaybettiğimiz sevdiklerimiz için yıllar yılı “Yumucam gözlerimi yumucam, herkes orda.” diye şarkılar söylemişiz de içimizden, gözlerimizi açınca da yanımızdalarmış gibi. Bir şeyler yaşanmamış, yaşanmış olanlar yitip gitmiş ama ebabil kuşlarının gelişi ve tanrılara kafa tutan, 'Sonsuza dek süreceğim!. Gece hiç gelmeyecek, kış hiç gelmeyecek!' diyen Yaz her şeyi telafi edebilirmiş gibi. Ağlıycam.
Ve elbette bu kitabı bu kadar güzel yapan tüm bu kişisel hikayelerin üstünde durduğu politik zemin. Avrupa’nın son yüzyılda yaşadığı her şey, soykırım, savaş, mülteci krizi, yükselen ırkçılık ve hatta pandemi. Bunca güncel meseleyi, günümüzün edebiyatla kurduğu popülist ilişkiye yenilmeden, bu kadar ustalıkla, bu kadar görkemli anlatmak herkesin harcı değil. Yazara saygılarımı nasıl sunacağımı şaşırıyorum düşündükçe. Teşekkürler, çok.