Bazen düşünüyorum da en gevezelerimiz bile aslında ne kadar az anlatıyor. En açık sözlü olanlarımız dahi birbirleriyle ancak sislerin, perdelerin, oyunların arkasından, onların zırhına yaslanarak konuşabiliyor. Bazen kırmamak, bazen de kırılmamak için. Galiba mühim olan birine her şeyi tüm açıklığıyla söylemek ve onun hakkında her şeyi öğrenmek değil, birbirinin zaaflarını, korkularını bilip dürtmeden, yaralamadan, kanatmadan, kabullenmeyi becermek. Şu hayatta hepimizin istediği omzumuzda sıcak bir el ve kulağımızda yumuşak bir ses:“Geçecek.”
Ölüme gitmenin değil, yaşama ikna edici bir anlam aramanın yoluydu yürümek; ölüme yaklaşmak, kıyısına kadar gidip bakmak. Korkmayı ve geri çekilmeyi ummak. Herhalde öyle. Balkonlar bu yüzden şeytani bir hazla gülümsüyordu. Düşebileceğimi hissetmek, düşmediğim her anı yüceltiyordu. Ölüme yaklaşmak da hayatımı yüceltsin istiyordum. Oysa hayatımı yüceltmiyordu, ben yücelmiyordum. Baktığım karanlık tarafından emiliyordum.