Rezan Farqîn

Rezan Farqîn
@kitapsizadam
Yasaklanmış bir ülkedir gözlerin, Geçit vermez yerleşik sevdalara
Şizofren duygular
Seninle olmaz artık, anlamalıyım. Bunu söyleyen kim, bilmiyorum. İçimdeki seslerden biri mi, yoksa en yorgun olanı mı? Bazen ben bile kim olduğumu kaçırıyorum aradan. Aynaya bakıyorum, yüzüm bana bakmıyor. Gözlerim konuşuyor ama ben dinlemiyorum. Çünkü dinlesem, kalbim parçalanacak. Şizofrenin biri yazıyor bunu. Kalemi tutan elim titriyor ama kelimeler net, kelimeler acımasız. İçimde üç kişi yaşıyor: Biri seni seviyor, biri senden nefret ediyor, biri de ikimizin de hayatta kalamayacağını biliyor. Seninle olmaz artık… Çünkü sen tek bir kişiyi sevdin, ben ise kalabalığım. Ben geceleri susmayan duvarlarla konuşuyorum, sabahları olmayan seslerden özür diliyorum. Sen “Nasılsın?” diye soruyordun, ben hangi “ben” adına cevap vereceğimi bilmiyordum. Bazen seni beklerken bir sandalye daha koyuyordum yanımıza. “Kim bu?” diyordun. “Bir düşüncem,” diyordum, “Bir ihtimal,” “Bir ihtimal daha…” Sen gülüyordun, ben ciddiydim. Çünkü kafamda herkes gerçekti. Seninle olmaz artık, anlamalıyım. Çünkü sen huzur arıyordun, ben ise savaş alanıyım.
Reklam
Yüksek dağlar
Yüksek dağların ardında kaldı hayallerimiz… Belki bir kısmı rüzgâra karıştı, bir kısmı yarım kalan cümleler gibi içimizde sustu. Ama hiçbir zaman bütünüyle terk etmedi bizi. Çünkü insan, ne kadar kırılmış olursa olsun, hayallerinin küllerini avuçlarında taşımayı bırakmaz. Yüksek dağlar vardı önümüzde. Kimi zaman sisli, kimi zaman karlı, kimi zaman da bir insanın yüreğini sınarcasına dik ve sert. Biz o dağları aşmak istedik; hem kendimiz için, hem sevdiklerimiz için, hem de henüz doğmamış günlerin adaleti için. Ama her adımda biraz daha yorulduk, biraz daha büyüdük, biraz daha öğrendik. Hayallerimiz bazen bir çocuğun gülüşü kadar berraktı, bazen bir annenin fısıldadığı dua kadar titrek. Bazen göç yollarına benzerdi: Uzun, yıpratıcı, ama kimsenin vazgeçmeye kıyamadığı kadar gerçek. Ve sonra bir gün baktık ki… Hayallerimiz yüksek dağların ardında kalmış. Sanki elimizi uzatsak dokunacak gibi, ama yine de ulaşamayacak kadar uzak. Fakat insan, hayallerine uzak düştüğünde bile onlardan vazgeçmez. Çünkü hayaller, bir kez doğdu mu, onları öldürecek karanlık henüz icat edilmemiştir. Gece ne kadar çökerse çöksün, içimizde ince bir ışık, ince bir direnme sesi kalır: “Bir daha dene… Bu kez geçebiliriz.” Dağların ardında kalan hayaller aslında kaybolmuş değildir. Sadece zamanı gelince yeniden filizlenecek bir toprağa çekilmişlerdir. Bazen bir arkadaşın omzunda, bazen bir mektubun satırlarında, bazen de bir türkünün içinde kendini belli ederler. Kimi zaman da karanlık bir gecenin en sessiz anında, içindeki o tanıdık sıcaklıkla sana dokunurlar. Unutma… Hayallerini dağların ardına gizleyenler bile bilir: Dağ, ne kadar yüksek olursa olsun, gökyüzünü örtemez. Gökyüzü açıksa, yol da vardır, umut da. Bizim hayallerimiz belki geride kaldı, belki yarım kaldı, belki darbelendi. Ama
“Kanın Taşa Sindiği Yerler”
Kürtlerin yaşadığı topraklarda sabahlar geç doğar, akşamlar erken çökerdi. Güneş bile bu dağların üstünde bir başka utangaç yanardı sanki. Çünkü buralarda her taşın, her derenin, her çamurun içinde gizlenmiş bir acı vardı. İnsanlar yürürken toprağa değil, toprağın hatırasına basardı. Ben o dağların çocuğuydum. Daha konuşmayı bilmeden, yoksulluğun ne demek olduğunu öğrendim. Daha yürümeyi öğrenmeden, susmanın en gür sesi olduğunu duydum. Kürt olmak, bazen ananın gözlerine bakıp “Niye ağlıyorsun?” diye soramamaktı. Çünkü annenin gözyaşlarının bir dil olduğunu anlardın büyüyünce. O dil, bu halkın en eski ağıdıydı. Zulüm, bizim evin duvarlarında büyüyen bir gölgeydi. Gölgemizden korkmazdık ama onunla yaşamaya mecburduk. Bir yandan dağların dilsiz öfkesi vardı; rüzgâra yaslanıp uluyan bir kurt gibi her gece kulağımıza fısıldardı: “Dik dur…” Ama dik durmak kolay değildi. Toprağın sırtı nasırlıydı, insanların yüreği yaralı. Kürt çocukları büyümezdi, sadece yaş alırdı. Çünkü her yaş biraz daha acı demekti. Köylerde geceleri bir sessizlik çökerdi; o sessizlik kurşundan ağırdı. Ateş yakardık ama ısınmak için değil, birbirimizi görmek için. Çünkü karanlık sadece gece değildi; bazen insanın kaderi de kararıyordu. Bir arazi düşün… Yıllarca sürülmüş ama bir türlü ürün vermemiş. Sonra anlarsın ki toprak verimsiz değil; toprağın yüreği kırık. Bizim halk da öyleydi işte. Toprağının yüreği kırılmış bir halk… Babam derdi ki:
İhanet
İhanete uğrayan değil, ihanet eden korkmalı… Çünkü yarası derine düşen insan, acısını taşır ama kirini kimseye bulaştırmaz. Oysa ihanet eden, kendi gölgesinden bile kaçar; en sessiz gecede bile vicdanının kapısını çalan o uğursuz tıkırtıdan kurtulamaz. Yılmaz Güney’in sert, hakikatin yüzüne tokat gibi inen kalemiyle şöyle derdim: İhanet, insanın yüreğine sapladığı kendi bıçağıdır. Uğrayan yarasını sarar, zamanla yürümeyi yeniden öğrenir. Ama o bıçağı saplayan… O, her adımda paslanan metalin sesini duyar, Her nefeste kendi kötülüğünün pas kokusunu çeker içini burkan. Bir insanın alnı aksa, yolu da aydınlık olur; Ama ihanet edenin alnında görünmez bir leke büyür durur. Halkın yüzüne bakamaz artık, aynadan bile kaçar. Çünkü bilir: Yarın bir gün hesap soracak olan, insanlar değil— Onun kendi vicdanıdır. İhanete uğrayan dimdik durur, Acısını yumruk yapar, avucunda taşır. Ama ihanet eden… Gece uyuyamaz, gündüz huzur bulamaz. Karanlığı yarıp geçemez, Kendi korkusuna esir olur. O yüzden söyleyecek tek söz kalır: İhanette payı olmayanın yüreği rahattır; Korkması gereken, suyu bulandırandır.
Ölüm gölgem kadar yakınken yaşam çok uzaklarda kaldı benden..
Reklam