Rezan Farqîn

Rezan Farqîn
@kitapsizadam
Yasaklanmış bir ülkedir gözlerin, Geçit vermez yerleşik sevdalara
Dili Yasaklanmış Bir Halkın Özgürlük Ağıdı
Beni Tahir Elçi’nin düştüğü yerde yeniden ayağa kaldırın, Çünkü biz toprağa düşenlerin değil, Her seferinde yeniden filizlenen bir halkın çocuklarıyız. Bir dil susturulduğunda, bir halk nefessiz bırakıldığında, Biz nefesi toprağın altından bile bulur, Külün içinden yeniden doğarız. Sokakların sessizliğinde hâlâ onun sesi çınlıyor: “Bu ülkeye barış gerek… Bu halka adalet gerek…” Ve biz o sözlerin peşinden giden cılız bir gölge değiliz; Biz, bir ülkenin vicdanının sesiyiz. Yasaklı alfabelerden özgürlük şiirleri yazan, Gecenin karanlığında bile birbirine yol olan yüz binleriz. Bir halkın dilini susturmak, Bir derenin akışını taşla kapatmaya benzer; Su birikir, güçlenir, Ve bir gün kendi yatağını yeniden açar. Biz o suyun sesiyiz; Tarih boyunca engelleri aşan, kanatlarını kırmış kuşların bile Gökyüzünden vazgeçmeyen hikâyesiyiz. Beni Tahir Elçi’nin düştüğü yerde “vurmayın”, Orada ışık yakın, Orada kırık adalet terazisini onarın, Orada hakikatin üstüne serilen örtüyü kaldırın. Bizi öldüren yer değil, Bizi çoğaltan bir vicdanın başlangıcı olsun orası. Çünkü biz;
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Yasaklı Dile Yazılmış Bir Ağıt ve Bir Direniş
Beni, Tahir Elçi’nin yere düştüğü sokakta değil, sözün kurşuna dizildiği günün tam ortasında bulun. Orada bekliyorum ben; bir halkın dili susturuldukça nefesi daralan, adı yasaklandıkça sesi kısılan kadim bir yalnızlığın içinde. Bizim acımızın adresi bir sokak değil; tarihin yırtılıp kanayan sayfalarıdır. Beni orada arayın: Bir annenin “Lê hatin” diye fısıldarken bile ürktüğü kapı aralığında, bir çocuğun kendi anadilinde gülmesi yasaklanmış bahçelerde. Çünkü biz öldürülmedikçe değil, konuşturulmadıkça eksildik en çok. Tahir, sadece bir bedenle değil, dönmek istemeyen bir hakikatin ayak izleriyle yürüdü o sokakta. Biz onun düşüşünde ölmedik; biz onun “Bir daha asla” diyen sesinde dirildik. Çünkü bir halkın dili yasaklanabilir, ama hafızası – li dîmenan – gölgelerin arasından bile yeniden doğmayı bilir. Ben vurulacaksam, bu bedenle değil, suskunluğumla vurulayım. Çünkü bizim için ölüm, bir mermi değil; dilsizliktir, sessizliğe mahkûm edilmektir, kendi toprağında yabancı sayılmaktır.
Toplumsal barışta yaşatacağız seni, umudun elçisi
"Yorgun bir ülkenin gecesinde, bir çocuğun avuçlarına sakladığı son ışık gibisin; kırılgan ama vazgeçilmez. Biliyoruz, umut kolay yeşeren bir tohum değildir bu topraklarda. Bazen bir ağıtın içinden geçer, bazen bir annenin sessiz duasından… Ama yine de yaşar, çünkü insan yaşatmayı bilirse barış büyür. Sen, sesini susturmak isteyen rüzgârlara rağmen, dağların taşlara anlattığı sabır gibi duruyorsun içimizde. Ne eksiliyorsun ne çoğalıyorsun; sadece derinleşiyorsun. Toplumsal barışın ömrü de böyle yazılır işte: Bir adım geri çekilerek değil, kalbin en sızılı yerinden ileri atılarak. Biz seni, kavganın değil; birbirinin sesini duymayı öğrenen insanların kalbinde yaşatacağız. Çünkü umut, bir kişinin değil, bir bütünün yüküdür. Ve o yükü omuzlayan her insan, karanlıktan bir parça ışık çalar geleceğe. Bilsin ki bu ülke, barışın adını kim söylemişse, gecenin en sessiz anında bile ona bir yer açar. Sen de işte o yerdesin: Kalabalığın içinde yalnız değil, yalnızlıkların içinde çoğalan bir nefes gibi. Toplumsal barışta yaşatacağız seni; yük değil yol olan her sözünle, kapanmayan bir yarayı değil, iyileşmenin utangaç gülüşünü hatırlatan bir iz olarak." Rezan Farqîn Selahattin Demirtaş
TAHİR ELÇİ ANISINA
“Katlime ferman yazılmıştı belki, ama sözümüze çizilmiş bir sınır yoktu.” Tahir, Sen suskun bir sokak köşesinde değil, bu coğrafyanın vicdanında büyüyen bir çınarın gölgesinde yürüdün hep. Bir kentin taşlarına dokunur gibi, bir halkın yarasına dokunur gibi konuştun; kırmadan, incitmeden, ama eğilip bükülmeden. Sana yazılmış o ferman, aslında bize yazılmış bir soruydu: “Adalet, kimin yüzünde saklı?” Biz her söze yeniden başladık, çünkü sen gittiğin gün, geriye bıraktığın boşluk korkudan değil, sorumluluktandı. Senin ardından sokaklar ağırlaştı Tahir, Diyarbakır’ın göğü bir parça daha karardı, ama bir yandan da senin adını taşıyan ısrarlı bir umut tütmeye başladı taşların arasından. Bize bıraktığın miras, bir yas değil; kırılmamış bir inat, bükülmemiş bir söz oldu. Sen, bir halkın çatılmış kaşını değil, onun yüzüne yakışacak adaleti arayan avucunu tuttun. Ve biz biliyoruz: Bir adalet arayışı, onu öldürmek isteyenlerin gölgesinde bile ölmez, tükenmez, geri düşmez. Tahir, Senin katline yazılan ferman bizim kalbimize yazılan bir yemin oldu:
“Anneme Vedasız Bıraktığım O Gün”
Gece, Dersim’in taşlarına sinmiş soğukla birlikte çökmüştü üzerime. Ay, göğün yarasına benzeyen ince bir ışık bırakmıştı patikaya. Çantam omzumda değildi aslında; asıl ağırlık içimdeydi, annemin nefesinde, dizlerinin dibine çözüldüğüm çocukluk günlerinde. O gün ona sarılmadan çıktım kapıdan… Çünkü sarılsaydım, içimdeki fırtına dinerdi belki, yolum susardı, adım geri dönerdi. Annem “gitme” demese bile, gözleri yeterdi beni durdurmaya. O yüzden kaçtım gözlerinden. Bazı vedalar, söylemeye cesaret edemediklerimizdir çünkü. Kapıyı sessizce çektim. Ayakkabılarımın bağı bile titriyordu. Arkamdan rüzgâr itti, önümden taşlar çağırdı. Ama bir tek annemin nefesi kalmıştı evin içinde, duvarlara dokunan yumuşak bir dua gibi. Adımlarımı hızlandırdıkça içimde bir şeyler yavaşlıyordu. “Gel” diyordu çocukluğum, “Git” diyordu kaderim. Dersim’in her ağacı, her kuşu bir şey fısıldıyordu bana; hepsi annemin sesi gibi hüzünlü, hepsi yarım kalan bir cümle gibiydi. Annem o sırada uyuyor muydu bilmiyorum… Belki uyanıktı, benim içimdeki fırtınayı yılların alışkanlığıyla sezmişti. Belki kapının arkasında oturmuş, gözlerini kapatıp “Allah’ım, koru” diye mırıldanıyordu. Ya da belki çoktan anlamıştı… Anneler, çocuklarının gitmelerini günler öncesinden duyar. Dağın eteğine vardığımda geri dönüp baktım. Gecenin karanlığında evimiz görünmüyordu ama ben annemin siluetini gördüm sanki. Bana değil, yola bakan bir kadın… Oğlunun gölgesine bile dua eden bir kadın… O an içimde bir cümle kırıldı: “Affet beni ana, vedasız gitmek, ölmek kadar zordu.” Sonra rüzgâr yüzüme çarptı; sanki annemin avuçlarıydı, beni son kez okşayan. Bir damla yaş aktı gözümden, toprağa düştü.