Gece, Dersim’in taşlarına sinmiş soğukla birlikte çökmüştü üzerime. Ay, göğün yarasına benzeyen ince bir ışık bırakmıştı patikaya. Çantam omzumda değildi aslında; asıl ağırlık içimdeydi, annemin nefesinde, dizlerinin dibine çözüldüğüm çocukluk günlerinde.
O gün ona sarılmadan çıktım kapıdan…
Çünkü sarılsaydım, içimdeki fırtına dinerdi belki, yolum susardı, adım geri dönerdi. Annem “gitme” demese bile, gözleri yeterdi beni durdurmaya. O yüzden kaçtım gözlerinden. Bazı vedalar, söylemeye cesaret edemediklerimizdir çünkü.
Kapıyı sessizce çektim.
Ayakkabılarımın bağı bile titriyordu.
Arkamdan rüzgâr itti, önümden taşlar çağırdı.
Ama bir tek annemin nefesi kalmıştı evin içinde, duvarlara dokunan yumuşak bir dua gibi.
Adımlarımı hızlandırdıkça içimde bir şeyler yavaşlıyordu.
“Gel” diyordu çocukluğum, “Git” diyordu kaderim.
Dersim’in her ağacı, her kuşu bir şey fısıldıyordu bana; hepsi annemin sesi gibi hüzünlü, hepsi yarım kalan bir cümle gibiydi.
Annem o sırada uyuyor muydu bilmiyorum…
Belki uyanıktı, benim içimdeki fırtınayı yılların alışkanlığıyla sezmişti.
Belki kapının arkasında oturmuş, gözlerini kapatıp “Allah’ım, koru” diye mırıldanıyordu.
Ya da belki çoktan anlamıştı… Anneler, çocuklarının gitmelerini günler öncesinden duyar.
Dağın eteğine vardığımda geri dönüp baktım.
Gecenin karanlığında evimiz görünmüyordu ama ben annemin siluetini gördüm sanki.
Bana değil, yola bakan bir kadın…
Oğlunun gölgesine bile dua eden bir kadın…
O an içimde bir cümle kırıldı:
“Affet beni ana, vedasız gitmek, ölmek kadar zordu.”
Sonra rüzgâr yüzüme çarptı; sanki annemin avuçlarıydı, beni son kez okşayan.
Bir damla yaş aktı gözümden, toprağa düştü.