Rezan Farqîn

Rezan Farqîn
@kitapsizadam
Yasaklanmış bir ülkedir gözlerin, Geçit vermez yerleşik sevdalara
Bir Umut Ol Yarınlara
Selahattin Demirtaş’a Sayfalar karanlığa bürünmüş bir ülkenin hikâyesini anlatıyor. Her sayfasında susturulmuş bir halkın sesi, her cümlesinde zincirlenmiş bir düş var. Fakat tüm bu sessizliğin ortasında bir ses yankılanıyor: umutla, inatla, direnişle. O sesin sahibi Selahattin Demirtaş’tır. O, halkının dilinde bir şarkı, yüreğinde bir inançtır. Zindanın duvarlarını aşan bir kelimedir Demirtaş; susturulmak istenen milyonların içinden doğan bir umuttur. Güneşi saklasalar da, o her sabah yeniden doğar. Çünkü umut, en çok karanlıkta parlar. Demirtaş, bir siyasetçinin ötesindedir; o, halkının acısını yüreğinde taşıyan bir ozan, bir hikâye anlatıcısıdır. Kalemiyle zincirleri kırar, kelimeleriyle duvarları deler. Yazdığı her satır, bir direnişin belgesidir. O yüzden derler ki: “Demirtaş konuşmazsa, taşlar dile gelir.” Bir umut ol yarınlara, Demirtaş… Çünkü yarınlar, senin cesaretinle yazılacak. Bir gün bu ülkenin çocukları, senin dizelerinden öğrenilecek barışı. Kadınlar, senin sözlerinden alacak gücü. Gençler, senin hikâyenden öğrenecek direnmeyi. Ve o gün geldiğinde, tarih seni sadece bir lider olarak değil, bir ışık olarak yazacak. Çünkü umut, seninle anlam buldu; adalet, seninle yürümeyi öğrendi. Bu kitap, tutsak bir adamın değil, özgür bir halkın hikâyesidir. Sayfaları çevirdikçe, karşımıza çıkan tek gerçek şudur: Ne kadar karanlık olursa olsun, umut hep yaşar. Ve bir gün, güneş yine doğacak… O gün halkın dilinde şu söz yankılanacak: “Selahattin Demirtaş, bir umut oldu yarınlara.” Rezan Farqîn kaleminden
Selehattin Demirtaş'a özgürlük
Reklam
Henüz Yazılmamış Hikâye
Ben Kürdüm… Benim hikâyem henüz yazılmadı. Kalemler hep başka ellerde oynadı, defterler hep yarım bırakıldı. Adım çoğu zaman kısaltıldı, dilim suskun bırakıldı. Ama kalbim, dağların yankısı gibi hep kendi adımı fısıldadı Dicle’nin kıyısında uykusuz bir şehir. Baharında güvercinler uçuşur, yazında kavurucu bir güneş duvarlara vurur, kışında ise rüzgâr eski sokaklarda ağıt gibi dolaşır. Burada doğan her çocuk, ya bir hayal ya da bir yara taşır omzunda. Bizim omuzlarımızda ikisi birden vardı. Benim hikâyem, annemin titreyen elleriyle tandır başında yoğurduğu hamurla başlar. Her un zerresinde yoksulluk, her ekmek kokusunda sabır vardı. Babam, köy meydanında yaşlıların önünde konuşurken sessizleşirdi; kelimeleri hep yarıda kalırdı. Çünkü kelimeler bile zincire vurulmuş gibiydi. Ama biz çocuklar, Silvan’ın dar sokaklarında oynarken zincirleri unutmaya çalışırdık. Çamurlu ayakkabılarımızla hayallerimizi büyütürdük. Birimiz doktor olmayı isterdi, birimiz dengbêj, birimiz öğretmen… Benim hayalimse hep şuydu: Kendi dilimde, kendi rengimde yazılmış bir kitap görmek. Geceleri yıldızlara bakar, kendime sorardım: “Neden bizim hikâyemiz hiç yazılmadı? Neden bizim acılarımızı hep başkaları anlattı? Neden biz hep sustuk?” Sonra birden Silvan’ın hayalleri düşerdi aklıma. Bir gün, Dicle’nin kıyısında çocukların özgürce gülüşeceğini… Bir gün, annemin gözyaşlarının artık ağıt değil sevinç olacağını… Bir gün, benim hikâyemin başkasının kaleminde değil, kendi kalemimde yazılacağını… Ama o günler gelmeden çok şey oldu. Sokaklarda tank sesleri yankılandı, gençler birer birer kayboldu. Kimisi dağlara gitti, kimisi dört duvar arasında çürütüldü, kimisi kimyasal bataklıklara sürüklendi. Bizim gençliğimiz yarım kaldı. Bizim baharımız koparıldı. Yine de Silvan’ın hayalleri ölmedi. Çünkü her
Güneşe Sevdalı Çocuklar
Silvan Ağıt
Silvan sokakları, çocukların oyun alanı değil, savaşın izlerini taşıyan taş duvarlarla çevrili birer hatırattı. Burada doğan her çocuk, daha ilk nefesinden itibaren hayatın acımasız dersleriyle sınanırdı. Bir yanda baskılar, her kapıyı çalan korkular; bir yanda işkencelerle yoğrulmuş hayatlar… Geceleri gökyüzünü aydınlatan yıldızlar değil, karanlığı delen silah sesleriydi. Her kurşun, bir çocuğun hayalini paramparça eder, her baskın bir annenin duasını yarım bırakırdı. Silvan’da büyüyenler bilir, uykunun bile bedeli vardır. Çünkü uyuduğunda dahi sokakların çığlığı kulağından eksik olmaz. Taş duvarların ardında saklanan bir hüzün, dar sokaklarda yankılanan bir isyan vardı. Metropollere göç eden gençler, büyük şehrin ışıkları altında dahi Silvan’ın karanlığını unutamazdı. Betonların arasında yürürken bile, akıllarında hep o tozlu sokaklar, yüreklerinde hep o yarım kalmış çocukluklar olurdu. Metropol hayatı, dışarıdan parıltılı görünse de Silvan’dan gelen biri için başka bir işkenceydi; çünkü orada da başka bir acımasızlık vardı. Para uğruna insanlığını satan kalabalıkların arasında, Silvanlı bir gencin tek sermayesi onuruydu. Ve o onur, işkencelerle, zulümle, baskılarla yoğrulmuş bir çelik gibiydi. Silvan sokaklarında başlayan hikâye, aslında sadece bir şehrin değil; kuşatılmış bir coğrafyanın, susturulmak istenen bir halkın, yarım kalmış hayallerin nakaratında mermi sesleri, kıtalarında acı dolu haykırışlar vardı. Ve her satırında şunu fısıldardı: “Biz bu sokaklarda yalnızca büyümedik, biz bu sokaklarda direnerek hayatta kaldık.” Rezan Farqîn
Güneşe Sevdalı Çocuklar
Amed surları
bedenime sıkılan her kurşun mühür gibi kalbime işlendi yarınlar yazar bu isyanımı belki haykırır sesimi amed'in surlarında umut olurum kim bilir belki yarınlara .. #rezanfarqin
Denge kurdî
Reklam