Ben Kürdüm…
Benim hikâyem henüz yazılmadı. Kalemler hep başka ellerde oynadı, defterler hep yarım bırakıldı. Adım çoğu zaman kısaltıldı, dilim suskun bırakıldı. Ama kalbim, dağların yankısı gibi hep kendi adımı fısıldadı
Dicle’nin kıyısında uykusuz bir şehir. Baharında güvercinler uçuşur, yazında kavurucu bir güneş duvarlara vurur, kışında ise rüzgâr eski sokaklarda ağıt gibi dolaşır. Burada doğan her çocuk, ya bir hayal ya da bir yara taşır omzunda. Bizim omuzlarımızda ikisi birden vardı.
Benim hikâyem, annemin titreyen elleriyle tandır başında yoğurduğu hamurla başlar. Her un zerresinde yoksulluk, her ekmek kokusunda sabır vardı. Babam, köy meydanında yaşlıların önünde konuşurken sessizleşirdi; kelimeleri hep yarıda kalırdı. Çünkü kelimeler bile zincire vurulmuş gibiydi.
Ama biz çocuklar, Silvan’ın dar sokaklarında oynarken zincirleri unutmaya çalışırdık. Çamurlu ayakkabılarımızla hayallerimizi büyütürdük. Birimiz doktor olmayı isterdi, birimiz dengbêj, birimiz öğretmen… Benim hayalimse hep şuydu: Kendi dilimde, kendi rengimde yazılmış bir kitap görmek.
Geceleri yıldızlara bakar, kendime sorardım:
“Neden bizim hikâyemiz hiç yazılmadı? Neden bizim acılarımızı hep başkaları anlattı? Neden biz hep sustuk?”
Sonra birden Silvan’ın hayalleri düşerdi aklıma.
Bir gün, Dicle’nin kıyısında çocukların özgürce gülüşeceğini…
Bir gün, annemin gözyaşlarının artık ağıt değil sevinç olacağını…
Bir gün, benim hikâyemin başkasının kaleminde değil, kendi kalemimde yazılacağını…
Ama o günler gelmeden çok şey oldu. Sokaklarda tank sesleri yankılandı, gençler birer birer kayboldu. Kimisi dağlara gitti, kimisi dört duvar arasında çürütüldü, kimisi kimyasal bataklıklara sürüklendi. Bizim gençliğimiz yarım kaldı. Bizim baharımız koparıldı.
Yine de Silvan’ın hayalleri ölmedi. Çünkü her