Bir mahallenin köşesinde, yıllar önce yıkılmaya yüz tutmuş küçük bir ev vardı. O evde, herkesin “fakir adam” diye bildiği, ama aslında yüreği zengin bir ihtiyar yaşardı. Adını kimse doğru düzgün bilmezdi; kimi “dayı” derdi, kimi “amca”. Onun tek dostları, gökyüzünden süzülen güvercinlerdi.
Her sabah, güneş doğmadan uyanır, eski bir çuvalın içindeki bayat ekmek kırıntılarını küçük torbalara ayırırdı. Karnı çoğu gün aç yatardı ama güvercinleri hiç aç bırakmazdı. Mahalleli, onun bu hâline şaşar; kimisi alay eder, kimisi acır bakardı. Ama o, güvercinlerin gözlerindeki minneti görünce, bütün acılarını unuturdu.
Bir zamanlar onun da bir ailesi, hayalleri vardı. Gençliğinde sevdiği bir kadın uğruna çok emek vermişti. Ama kader, ihanetin en acımasız hâlini onun kapısına bırakmıştı. Sevdiği kadın başka birine gitmiş, o ise tek başına kalmıştı. İşte o günden sonra kalbi insanlara küsmüş, sevgisini kanatlı dostlarına adamıştı.
Güvercinler, fakir adamın evinin damını mesken tutmuştu. Sabahları onlar için cam kenarına çıkıp, “gelin çocuklarım” derdi. Güvercinler öyle alışmıştı ki, onun sesini duyduklarında gökyüzünden sürü halinde süzülüp gelirdi. O an, ihtiyar adamın yüzünde kaybolmuş bir gülümseme belirirdi.
Ama hayat onun için kolay değildi. Kendi karnını doyuramazken güvercinlere yem bulmak her geçen gün daha da zorlaştı. Çöplerden ekmek topladı, bazen fırınlardan bayat ekmek istedi. Mahalledeki çocuklar, güvercinlerin onun etrafında toplanışını izler, bazen dalga geçerdi. Ama içlerinden biri, sessizce bakar, onun yüreğinde saklı acıyı hissederdi.
Yıllar geçti… Fakir adamın saçları bembeyaz oldu, elleri titremeye başladı. Bir sabah, mahallenin ortasında alışıldık güvercin sesleri yankılandı, ama bu kez adam gelmedi. Kapısı günlerce çalındı, açan olmadı. Sonunda