Kadına yönelen şiddet, yalnızca bir bireyin başka bir bireye uyguladığı zarar değildir; bu, bir toplumun vicdanında açılan derin bir yaradır. Her susturulan çığlık, her görmezden gelinen yara, aslında hepimizin insanlığından eksilen bir parçadır. Çünkü bir kadının hayatı; bir annenin merhameti, bir kardeşin sıcaklığı, bir insanın onurudur.
Gülistan Doku’nun hikayesi ise bu acının en sessiz ama en ağır yankılarından biridir. Genç bir kadın, hayalleri olan, geleceğe dair umutları olan bir insan… Bir gün ortadan kayboldu ve geride yalnızca sorular kaldı. Ne adalet tam anlamıyla yerini buldu, ne de toplum vicdanı rahat bir nefes alabildi. Onun kayboluşu, sadece bir kişinin yokluğu değil; adaletin gecikmesinin, şeffaflığın eksikliğinin ve kadınların ne kadar savunmasız bırakılabildiğinin acı bir göstergesi oldu.
Kadın cinayetleri ve şiddet vakaları, istatistiklerden ibaret değildir. Her sayı, bir hayatın yarıda kalmasıdır. Bir gülün solması, bir hikayenin yarım kalmasıdır. Ve ne yazık ki bu hikayeler çoğu zaman “keşke”lerle doludur: Keşke daha önce duyulsaydı, keşke daha önce korunabilseydi, keşke daha önce ciddiye alınsaydı…
Bir toplumun gerçek gücü, en zayıf gördüğü bireyleri nasıl koruduğunda saklıdır. Eğer kadınlar korkuyla yaşıyorsa, gece sokakta yürürken endişe ediyorsa, sesini yükselttiğinde yalnız kalıyorsa; orada eksik olan sadece güvenlik değil, adalettir, eşitliktir, insanlıktır.
Gülistan’ın adı bugün hâlâ bir sembol gibi anılıyor. O, yalnızca bir kayıp değil; cevapsız soruların, yarım kalan adaletin ve unutulmaması gereken bir gerçeğin simgesidir: Kadınların hayatı, tartışmaya açık bir konu değil; korunması gereken en temel haktır.
Bu yüzden susmamak gerekir. Çünkü sessizlik, çoğu zaman şiddetin en büyük destekçisidir. Konuşmak, fark etmek, sahip çıkmak…