• Göğsümün sol yanında kalp diye sakladığım sensin. Özleminle yaşadığım günler,kokun sindiği için ciğerime çektiğim hava sensin. Şimdi sen söyle bana,ben senden vazgeçebilir miyim? Ben senden hiç geçemedim. Seni sevmeye devam edebilmek için tekrar tekrar sende kaldım. Senden vazgeçmek kolaydı,ben seninle kaldım. Sevdiğim kadını öldürmedim içimde. Seni bir ömre sığamayacak kadar çok sevdim. Eğer bir gün senden vazgeçtiğimi düşünürsen bil ki senden vazgeçmemek için seni seven Kemal’i yok edip,bir başkası olmuşumdur. Kemal’i öldürmüşümdür. Üzülme. Olsun.

    Şairin dediği gibi;kuş ölür,sen uçuşu hatırla.’’
  • V E S İ K A L I Y Â R İ M
    Filmi Üzerine Bir Denemem

    Yolculuğumuz 1 Eylül 1940 tarihli Küllük Mecmuasında yayımlanan Tahattur isimli şiirle başlıyor. Şiiri Orhan Veli Temmuz 1940'da yazmıştır:
    ''Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden; / Tabakam senin yadigârın; / '' İki elin kanda olsa gel '' diyor / Telgrafın; / Nasıl unuturum seni ben, / Vesikalı yârim ''

    Bu şiir, sadece bir sayı yayımlandıktan sonra 26.9.1940 tarihinde bir Emniyet Müdürü yazısıyla kapatılan Küllük Mecmuasının kapatılmasına neden olduğu söylenen şiirdir. O kadar ki, 1941'de 'Garip' adıyla yayımlanan kitaba isim arama sürecinde Orhan Veli'nin öncelikli tercihi yine bu ''Tahattur'' ismi olmuştur. Tahattur, 'hatırlama' demek. İmdi, bakın görün Orhan Veli kendi hatırladıkça bizlere neleri hatırlatacak!

    Bir şiirden, bir öyküye.. bir büyük şairden, bir büyük öykücüye geçelim. 9 Şubat 1947 tarihinde Yedigün Mecmuasında Sait Faik'in ''Menekşeli Vadi'' isimli bir öyküsü yayımlanır. İlk kez 1948'de basılan Lüzumsuz Adam kitabında yer verilen bu kısa öykü sonraki yıllarda yanına Tahattur'u alıp uzun, upuzun bir yolculuğa çıkacaktır.

    Gelin evvela Menekşeli Vadi öyküsüne bir göz gezdirelim: Bayram isminde 28 yaşında bir genç adam vardır. Evli; iki çocuklu.. O vakit için İstabul dışında menekşelerle dolu bir vadide yaşar. Anne, babası, karısı ve çocuklarıyla birlikte... Geçimini bağ bahçe işleriyle karşılar; yetiştirdiklerini pazarda satar. Günün birinde gittiği Beyoğlu'nda çiçeklerini sattıktan sonra içki içer, meyhanede Seher adında bir kadın tanır, sevdalanır. Seher ile birlikte yaşamaya başlar. Seher yüzünden çok kavgalar eder. Bıçaklar çeker. Yedi sekiz ay hapis yatar. Bu sırada Seher bir üniformalının peşine düşer. Hapisten çıkan Bayram Seher'i arar ve bulunca onu böğründen bıçaklar. Ama Seher ölmez. Kendisini kimin yaraladığını da söylemez. Sonra barışsalar da, Seher'in Bayram'ı katil etmemek için yapmadığı kalmaz. Bayram öykünün sonunda yedi sene evvel bir sabah çıkıp gittiği evine geri döner. Karısına.. çocuklarına... Her tarafta menekşe kokusu vardır.

    Bu menekşe kokusunu tahattur edip duracağız bundan sonra... 1960'ların ortasındayız. Sinemamızın yetkin yönetmenlerinden Lütfi Akad bu kokuların aktarı. Bu şiir ve öykünün ellerini birleştirip bir film çekmek ister. Bir metin oluşturmak üzere, önemli çevirileri, gezi yazıları, tiyatro eleştirileri ile tanınan Burhan Arpad ile irtibata geçilir. Lakin şu olur, bu olur.. proje akim kalır. Mamafih Burhan Arpad çalışmalarının neticesinde 1968'de yayımlayacağı tek romanı olan ''Alnımdaki Bıçak Yarası'' isimli romanını 1965'de yazıp bitirir. Böylece yolculuğumuza şiir ve öyküden sonra bir roman da iştirak etmiş olur.

    Alnımdaki Bıçak Yarası'nın -ulaşabildiğim- 1974'de May Yayınları'ndan yayımlanan ikinci baskısının girişinde Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiiri vardır. Nitekim kitap ismini Orhan Veli'nin Tahattur isimli şiirinin ilk dizesinden almıştır. Yedi dize, dört cümleden mürekkep mezkur şiiri romanlaştıran Arpad'ın kaleminde her dize vücut bulur, öyküleşir. Şüphesiz ki Burhan Arpad, Sait Faik'in Menekşeli Vadi öyküsünü okumuştur ve ondan esinlenmiştir. Ancak o daha çok Tahattur'a düşülmüş bir dipnot yazmıştır.

    Onun bu kısa romanında Haliç kıyılarında Nuri Amcanın Geyikli Aile Çay Bahçesi'nde ocakbaşı olarak çalışan Kazım, öksüz ve yetim biridir. Bakardır. Yirmili yaşlarındadır. Bir gün arkadaşlarıyla gittiği Çiçekpasajı'ndaki meyhanede bir kadına küfürler eden adamla kadını korumak için tutuştuğu kavgada alnına bıçak yarası alır. (Alnımdaki bıçak yarası / Senin yüzünden) O kadın Zehra'dır. Sonraki karşılaşmada aralarında aşk başlar. (Bu romanda hep ''Dizlerine kapansam kana kana ağlasam'' şarkısı çalar durur usulca) Zehra, Kazım'a sigara tabakası alır. Yadigârlık. (Tabakam senin yadigârın) Ama Zehra ''vesikalı'' bir hayat kadınıdır. Kazım'dan gebe kalır. Kazım ile evlenemese bile karnındaki çocuğunun vesikalı bir kadından doğmasını istemediğinden vesikalık durumunun kaldırılması İçin komisyona dilekçe verir. Fakat Kazım'a hakikati söylemek zorunda kalınca genç adam Zehra'yı terk eder. Kazım, Zehra'nın çektiği ''iki elin kanda olsa gel'' telgrafıyla Zehra'ya koşar. (''İki elin kanda olda gel'' diyor / Telgrafın) Ama Zehra bir serseri dalaşında ağır yaralanmıştır, ameliyat sonrası Kazım'ı son kez görür ve karnındaki bebeği ile ölür. Kazım alnınındaki bıçak yarası yüreğini acıtır ve hastane koridorunda adeta Orhan Veli şiirinin son dizeleriyle baş başa kalır: '' Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı yârim? ''

    Arpad, Selim İleri'nin yazdığı gibi, ''Senaryo kurgusunu çağrıştıran bir yöntemle kırık ve imkansız bir aşk öyküsünü 'sahne sahne' dile getirmiştir.'' Gerek Menekşeli Vadi'nin gerekse Alnımdaki Bıçak Yarası'nın da sonradan film yapıldığını da söyleyelim.

    Bu romanın yayımlandığı 1968 yılında Türk sinemasının gerçek bir klasiği olan capcanlı ve dupduru bir film de vizyondadır. Bir şiir, bir öykü, bir romandan bir filme durak durak akıp gidiyor yolculuğumuz. Bir şiirin ilk dizesini kendisine isim olarak alan romandan son dizesini isim yapan filme: Vesikalı Yârim!

    Türk sinemasının en üretken ve en unutulmaz senaristi Safa Önal, Lütfi Akad'ın teklifiyle Sait Faik'in Menekşe Vadisi'nden esinli senaryosuyla unutulmaz diyaloglar ve sahneler yazar. Türkan Şoray bir taze kadındır ki güzelliği can alıcıdır; İzzet Günay dokunaklı bakışlarıyla ve kaytan bıyıklarıyla karşımızdadır. Nefis bir tango seyreder gibiyizdir, ..ritimli müzikler ve müthiş ahenkli hareketlerle saplanıp kalırız ekrana. Saplanıp kalır içimize bir şeyler. Bir tığ gibi diyorum ya; bir tığ gibi saplanıp kalır Türkan'ın güzelliği, İzzet'in bakışları. İmkansız bir aşk saplanıp kalır. Şükran Ay'ın sesinden bilhassa Kalbimi Kıra Kıra şarkısının rüzgârıyla ve sair şarkılarla iç içe mükemmel bir melodram havası eser. Yer yer trajedi... Lütfi Akad ustaya minnet duyarız.

    Halil'dir bu kez karşımızda olan. O da evli, iki çocuklu... Babasıyla manavlık yapar. Tıpkı Menekşeli Vadi'deki gibi Beyoğlu'nda bir meyhanede bir kadına aşık olur. Sabiha'dır bu kez karşımızda olan. ... Bir sahne.. Halil sorar; '' Sabiha asıl adın mı?'' Sabiha cevap verir; ''Yok yalancı. Takma isim olsa Sabiha mı olur?'' ... Safa Önal, bu tarz etkileyici, güçlü diyaloglarla unutulmaz repliklere hayat verir. Tam elli senedir kuşak kuşak yaşayan... Sahici adı Sabiha'dır ki böylece şehvet metası kostümünden sıyrılıp sevdiğinin hayatına kendi öz kimliği ile girer. Bu çok mühimdir, çok.

    Halil, Menekşeli Vadi'deki gibi evini, karısını, çocuklarını terk eder. ''Kokulu ve boyalı kadın'' Sabiha ile yaşamaya başlar. ... Yine bir sahne.. Halil, ''Boyanı silmişsin, kokun da gitmiş.'' der. ..Ve biz Menekşeli Vadideki Bayram'ın ''... ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım.'' sözlerini tahattur ederiz! Biz durmadan bir şiir, bir öykü, bir roman ve bir film arasında bir şeyleri tahattur edip dururuz. ...
    Halil her ne kadar evli de olsa, ''Nerelere gidiyor, neler yapıyorsak hepsi bende ilk'' diyeceği duyguların alkımında uçar. Sabiha ise Halil'in evli olduğunu öğrenince artık bir göl gibi sularını içine çeker.
    ... Hep bir sahne..
    '' - Evli misin, evliymişsin diyecektin.
    - Diyemem.
    - Niye diyemezmişsin. Korkun ne?
    - Ya evet derse? ''
    Budur işte Vesikalı Yarim'i büyüten, büyüten, büyüten...
    Sabiha, bağırıp çağırmadan tavırlarıyla bağırıp çağırır.
    Ve - âh - o tüm zamanların en iyi film repliklerinden biri:
    '' Sevgi de yetmiyormuş; çok eskiden rastlaşacaktık! ''
    Sabiha evi terk eder.

    Halil, Bayram'ın Seher için ettiği kavgaları Sabiha için eder. O da hapse girer. Lakin Sabiha, Seher gibi değildir. Burada ayrılır, film ile öykü... Sabiha Halil'e sulusepkin sevdalıdır. Halil içeride iken sevdasına sadık kalır, vesikasını kendi içinde yırtar. Ama, ama, ama... En geçilmez bir dağ gibi arada karısı ve çocukları olunca geri çekilmek ister Sabiha. Vesikalı Yârim'de böyle iplik gibi yağmurlar yağar. Sonra Sabiha, Alnımda Bıçak Yarası'ndaki Zehra'ya da benzemez. ''İki elin kanda da olsa gel '' diye telgraf atan kadın değildir o. ''Sana benden yar olmaz'' diye mihnetle çekip gidendir. Halil o mektubu alır, Boğaz'da bir daha okur. Halil o mektubu alır, buruşturup yere atar. Halil o mektubu tekrar yerden alır, cebine koyar. Böyledir ve budur Vesikalı Yarim.
    Sahneler, sahneler... Halil ümidini kessin diye Sabiha ''işe'' tekrar başlayınca.. Halil Sabiha'yı bıçaklar. Ancak Sabiha, Halil'i ele vermemek için ''ben kendimi bıçakladım'' deyince Halil; ''Asıl şimdi yıktı beni'' deyiverir. Tahattur, tahattur, tahattur.... Menekşeli Vadi'de kendisini kimin yaraladığını söylemeyen Seher için Sait Faik de şöyle yazmamış mıydı: ''Seher'in yaptığı erkeklik de Bayram'ın elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu.''

    Halil de sonunda evine döner. Kapıyı çalar. Oğlan çocuğu şaşkın; ''Anne babam geldi.'' diye sevinç ve korkuyla karışık, karmakarışık seslenir. Halil'in karısı (ismini bile bilmeyiz!) kenara çekilir, yol verir ona. Halil içerideki odaya girer. Kızını da yanına sokuşturur. Oğlan; ''Başımı okşadı benim, kalacak mı?'' diye sorar. Kardeşiyle kapı deliğinden bakışırlar... Kadın içeride tek kişilik (ah!) bir yer yatağı serer. Yastıklar.. çarşaf.. yorgan... İki eli önünde, Necatigil dizeleri gibi - saygılı, tutuk... dünyanın en güzel sorusunu sorar:
    - Aç mısın?

    Halil başıyla hayır der. Tek kelime yok. Biteviye bir hüzün... Sızılı, tırtıklı, derin. Melodramın doruğu. Bağırası gelir insanın. Halil, Bayram gibidir artık. ''Bostana ben gideceğim ana!''

    Sabiha aşktan yanıp tutuşsa da Halil'i çocuklarıyla sarmaş dolaş görünce; büsbütün melal dolu gözleriyle kalabalıklara karışır. Nereye gider Sabiha? Ah Sabiha! Kime ağlayalım; sana mı, yoksa adını bile bilmediğimiz iki çocuğun anası kadıncağıza mı? Ya Halil? ... Anlatılamıyor bazı şeyler. Ve henüz bitmiyor yolcuğumuz.

    Bilmem inanır mısınız; bütün bu anlattıklarımdan habersiz, altı sene evvelki yazdıklarımı ansıyorum burada; (Tahattur derdi Veli'nin oğlu...)

    bütün bohem dolu günlerden sonra
    kahrolası aralık'lardan, pis ağustos'lardan sonra..
    bir gece, koşarak döneceğim evime,
    evime:
    karıma, çocuklarıma...
    merak etmiş olacaklar beni.
    karım, sanki hiçbir şey olmamış gibi
    tatlı tatlı bakacak yüzüme
    affeder gibi soracak:
    aç mısın?

    Feylesof
  • Sana geldim Begonya'm... Belki de bugün son defa sana geldim... İçerlemeden, alınmadan, yaralanmadan son defa...

    Gümüş mavisi gözlerine, sırma saçlarının beline su gibi akmasını görmeye geldim.

    Sana kavuşmanın mutluluğuyla geldim.

    Mutlu an'ımı yaşamaya, toprakta ne kadar mutlu olunurmuş onu öğrenmeye geldim. Dağların kocaman rüzgarları savurduğu, ovalarda gibiyim. -Soğuk ama, mutlu. - -

    Rüzgarlar bu sefer ardımdan esiyor, sana kavuşmak pek bir değer ve hürmet kazanıyor Begonya'm.

    Bazen bir fırtına, bazen yüzde bir buse... gibiydi yokluğun... Anılarım... an'larımız... ansız yok oluşlarımız... deryada süzülen balıkların çığlık atışları.

    Dağlar yel alsa, benim kadar üşümezdi dün'e kadar. Ağaçlar dibinden kesilse, benim kadar feryat edemezlerdi... dün'e kadar... işte o dünler, bir hülyada toplandı. Benim üstüme, senin üzerinden toprak atsınlar Begonya'm... şu yanını boş bıraktırdığım mekâna salsınlar beni, bedeni bir kuş gibi narin kalan ben... kalbimi incitmeden sersinler kıble'ye doğru yüzümü, gözlerim saçlarına doğru dönük hislerimi, özlemlerimi bitireyim... kokun bana doğru, aradaki topraktan öylece gülüşerek gelsinler...

    Ben gidiyorum demem artık Begonya'm. Ben artık geliyormuşum.. sana seninle bir toprakta, sessizce ağlaşmaya, üzerimize yağacak yağmurları paylaşmaya... bir rüyadan uyanıp, artık ayrılmamacasına buluşmaya...

    Begonya'm beni duyarmısın bilmem... yetim kalmak gibi bir şey oldu sensizlik.. geceler hüznünü üzerime bıraktı. Ansızın çakan şimşek ve yıldırım seslerinden ürker oldum. Uyandığım kabuslardan ter içinde, tenine düşen toprakları üzerinden atmak için perişan oldum. Ben avuçlarımla azaltırken, küreklerle yağmur gibi düşüyordu yüzüne... ben o yüzü öpmeye kıyamadım Begonya'm...

    Hasretlik böyledir işte düş'üm. Bazen rüyadır bazen kabus.. üzerine bir ağaç yıkılmış gibi olur, gözlerini açana kadar asla ve asla, o ağaç üzerinden kalkmaz. Ağacın kıymık kısmı kalbine, yaprakları ağzına dolarda, bağırıpta yardım dahi çağıramazsın.

    Bana deselerdi ki, asrın aşk'ı yarın tomurcuk açacak, onu sabaha kadar beklerdim, toprağın başucunda. Şimdi gelmenin heyecanı var aklımın ucunda. Kalbim pıt pıt atarda sesini duymazmısın Begonya'm.

    Yağmuru beklemem artık gözlerinde ki rengi görmek için..

    Tekrar doğmaktır, "sersem sende" deyişlerin...

    Dilinden dökülen nağmelerin oldum, Begonya'm
    Dilimden damlayan akarsuyum oldun; armağanım..

    Sana aldığım yüzüğü, şimdi parmağına takmak için buradayım. Kavuşmanın çığlığı var içimde.

    Ben bu yüzüğü Hastaneye son gelişimde getirmiştim. Geç kalmışım Begonya'm... bu sefer sensizlikten geç kalmam... Ebedi saadetine ortak olmaya geldim.



    Seni yaşatamadım Begonyam özür dilerim...
    O bahçede çiçekler soldu, yapraklar döküldü, caddeler sonbahar oldu, benim bedenim kış oldu...


    "Benim baharım; göz yaşlarımın döküldüğü toprağımda şimdi!"
    "Benim baharım; yüzünü döndüğünde geldi bana, bir daha gelmemek üzere öylece gitti güz-i-dem."

    On dokuzun da beni buldun, yirminde kayboldun...

    Ağlamıyorum Begonya'm ağlamıyorum... rüzgardandır; hani derler ya, tozları savuruyor yüzüme de ondandır...

    - -

    "Yaprak, daldan ayrıldı Begonya'm..."

    Sana seni anlatan son şiirimdesin,
    Sereserpen umut şimdi kapımda...
    Hayat seninle bir şiir tadında,
    Kulağımda uğuldayan sesinin tınısi...

    Başka bir bahar yok artık bana,
    Benim baharım, ayırttığım toprağının yanında..
    Yüzüme busen konsun, göz yaşlarıma minnet.
    Günler var oynunda uyumaya Begonya'm

    "Yaprak, rüzgarın merhametinde şimdi, varsa toprağa.."
    Kadim TATAROĞLU
  • gidişine...
    bana teğet bile geçmeyen, merkezine beni alan kalbine...
    başlamayışına...
    ve bitemeyişine..
    içinde sen olan tüm satırlara ve seni barındıracak olan her satıra...
    pazartesiden cumartesini düşündüren mutluluğuna...
    gözlerimin içine bakamayan gözlerine...
    yokluğunda bile seni yaşatan varlığına...
    sinirine, öfkene,agresifliğine ve ağlamanda ki samimiyetine...
    kendini kaybedip saçmalayışına...
    hepsine eyvallah...
    eyvallah da ya kokun?
    ya sıcaklığın?
    ya gülüşün?
    seni düşünürken gülümseten tüm bu gerçekler, şimdi kendini bir bilinmeze doğru sürüklüyor, kalbimi yerinden sökercesine.her biri ayrı bir bilinmez ve her biri ayrı bir darbe kalbimin üstünde. bir temmuz ayında, sabahın bilmem kaçında tek bir mesaj, tek bir cümle... ölüm gibi gerçek, ölüm gibi acımasız ve bir o kadar dönüşü yok. gözlerim buğulu, kalbim perişan, aklım bana ait değil. üşüyorum...ve aylardan temmuz...
  • Kokun Kurusun!
    Nasıl bir şeyse artık,aşamadığı mesafe yok
    ve gelip gelip beni kefenliyor!!!
  • Rаhmetini umаrаk
    Günаhkаr bir dille;
    Allаh аzze ve celle
    Yа Rаsulаllаh,
    Âlemlere rаhmet hаyаtın geçiyor kаlbimizden,
    Kаlbimizden seyrediyoruz seni.
    İşte
    Bir yаşındаsın,
    Ben-i Sа’d yurdundаsın
    Sаnа süt аnne olmаdı kаdınlаr
    Bu yüzden dаrgın bulutlаr
    Bir dаmlа yаğmur indirmiyor
    Kıtlık hüküm sürüyor Ben-i Sа’d yurdundа
    Minicik bir bulut vаr gökyüzünde
    Sаnа âşık…
    Ayrılmıyor bаşucundаn
    Ve insаnlаr yаğmur duаsındа…
    Hz.Hаlime kucаğınа аlıyor seni
    Yeryüzünde bir gölgelik…seni güneşten korumаk için
    Oysа minicik bulut gökyüzünde
    Sаnа meftun, sаnа kilitli…
    Ve duа eden rаhibin kucаğındаsın
    Dünyаlаr güzeli gözlerine bаkıyor rаhip
    Kıtlığı dа unutuyor, yаğmuru dа, duаyı dа
    Amа sen unutmuyorsun
    Uğrunа cаnlаrımız fedа o gözlerinle gökyüzüne bаkıyorsun
    O minicik bulut ilişiyor bаkışlаrınа
    Büyüyor, büyüyor…
    Sonrа nаzlı, nаzlı yаğmur dаmlаlаrı iniyor buluttаn
    Fаkаt çoğusu bilmiyor yаğmurun geliş sebebini
    Çoğusu bilmiyor seni…
    Altı yаşındаsın
    Medine-i Münevvere yolundаsın
    Yаnındа аziz аnnen ve Ümmü Eymen
    Yetimliğini hissediyorsun bаbа kаbristаnındа
    Sonrа yoldа, Ebvа’dа öksüzlük kаrşılıyor seni
    Mekke’ye аnnesiz giriyorsun
    Abdulmuttаlip bir bаşkа seviyor seni
    Ebu Tаlip bir bаşkа seviyor
    Yа Rаsulаllаh
    Mekke çocuklаrı аnnelerine seslenirler miydi senin yаnındа
    Onlаr аnne deyince sen yere mi bаkаrdın
    Mekke rüzgаrlаrı kаç gece gözyаşlаrını tаşıdı Ebvа’yа
    Kаç gece аnne diye hıçkırdın
    Efendim!
    Senin yerine de аnne dedik аnnemize
    Senin yerine de bаbа dedik
    Yirmi beş yаşındаsın
    Ve bаmbаşkаsın
    Kimse sаnа denk değil
    Şefkаt yаyıyor kokun
    Güven veriyor sesin
    Sen Muhаmmed-ül Emin’ sin
    Otuz üç yаşındаsın
    Dаlgа dаlgа rаhmet vаr
    Otuz beş yаşındаsın
    Hаdi gel bekletme yаr
    İniltiler çаlıyor kаpısını göklerin
    Hаdi gel bekletme yаr
    Sinesi çаtlаyаcаk rаsul bekleyenlerin…
    Hаdi gel ey yâr!
    Nurdаğı’nа dаvet vаr
    İşte
    Kırk yаşındаsın
    Hirа Nur dаğındаsın
    Cibril iniyor göklerden
    Ve noktа noktа her yerden sаlаt, selаm yükseliyor
    Sen kâinаtın yüreğinden hаsretle kopаn ” аh! ” sın
    Kаrаnlık gecelerimize sаbаhsın
    Sen Nebiyullаh’sın
    Sen Hаbibullаh’sın
    Sen Rаsulullаh’sın
    Niye incittilerki seni sultаnım
    Niye işkence yаptılаrki sаnа
    Ebu Tаlip öldü diye mi bu pervаsızcа sаldırılаr
    Himаyesiz kаldın diye mi
    Kâbe’deki аğlаyışın geliyor gözümüzün önüne
    ” аmcа, yokluğunu ne çаbuk hissettirdin ” deyişin
    Hаrem’de nаmаz kılışın geliyor аklımızа
    Bаşınа pislikler sаçılıyor
    Bаşlаr fedа o mübаrek bаşınа
    Nаsipsizler sаnа bаkıp nаsıl dа gülüyorlаr
    Biri koşuyor Mekke sokаklаrındаn sаnа doğru
    Biri koşuyor аmа sаnki yere inmiş Arş-ı Âlâ
    ” bu koşаn kimdir ” diye bir soru dolаşıyor boşluktа
    Bu koşаn kim?
    Ve cevаp veriyor biri:
    Muhаmmed’ in kızı Fаtımаtüz-Zehrа
    Velilerin аnаsı…
    Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın
    Sаnа yeryüzünde en çok benzeyen
    Gülmesi sen, аğlаmаsı sen
    ” аğlаmа kızım ” deyişin geliyor аklımızа
    Niye çıkаrdılаr ki yurdundаn seni
    Himаyesiz kаldın diye mi
    Onlаr bilmiyorlаr mıydı seni himаye edeni
    Seni yetim bulup bаrındırаnı
    Seni âlemlere rаhmet kılаnı
    Onlаr deli diyorlаrdı sаnа, sen susuyordun
    Mecnun diyorlаrdı, şаir diyorlаrdı, sen susuyordun
    “seni bizim elimizden kim kurtаrаcаk” diyorlаrdı
    Sen,
    Sen ” Allаh! ” diyordun
    Allаh аzze ve celle
    Semаyı hаşyet kаplıyordu
    Sen ” Allаh! ” diyordun
    Arş-ı Âlâ titriyordu
    Bedir’ de ” Allаh! ” diyordun
    Üç bin melek iniyordu аlаcа аtlаrdа
    Yüz yirmi beş bin sаhаbi :
    ” аnаm bаbаm sаnа fedа olsun ” diyordu
    Yа Rаsulаllаh
    Medine-i Münevvere sokаklаrındа yürüyordun
    Neccаroğullаrı’nın küçük kızlаrı seni görünce
    Sevinçten ne yаpаcаklаrını bilememişlerdi
    ” beni seviyor musunuz ” diye sormuştun onlаrа
    ” seni çok seviyoruz yа Hаbibаllаh ” demişlerdi
    Sen de:
    ” Allаh biliyor ki ben de sizi çok seviyorum” demiştin
    Bu gün yаşаyаn gençler vаr
    Neccаroğullаrı’nın kızlаrı değil belki
    Amа seni onlаr dа çok seviyor
    Gözyаşlаrındаn belli ki seni cаnlаrındаn çok seviyorlаr
    Senden bаşkа kimseleri yok
    Allаh biliyor ki sen onlаrı dа çok seviyorsun
    Altmış üç yаşındаsın
    Refik-i Âlâ duаsındаsın
    Senin için siyаh yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu
    Kenаrlаrı beyаzdı
    Onu giyerek аshаbının yаnınа çıkmıştın
    Ve mübаrek ellerini dizine vurаrаk :
    ” görüyor musunuz ne kаdаr güzel ” demiştin
    Meclisinde bulunаn biri sаnа seslenmişti :
    ” аnаm bаbаm sаnа fedа olsun yа Rаsulаllаh, onu bаnа ver ”
    Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile
    İstendiğinde kаtiyyen ” hаyır ” demediğini bile bile
    ” peki ” dedin o zаtа
    Ve sen yine yаmаlı, eski cübbeni giydin
    Dostunа kаvuşmаnа bir hаftа kаlmıştı
    Aynı cübbeden yine yine diktiler
    Amа giyinmek nаsip olmаdı
    Hаberler uçurmuştun Ebu Hureyre’ nin diliyle :
    ” benden sonrа öyle kimseler gelecek ki, keşke peygаmberi görseydik de ne mаlımız ne evlаdımız olsаydı diyecekler ”
    Ve Hz. Enes ile pаylаşmıştın özlemini
    ” beni görmedikleri hаlde bаnа imаn eden kаrdeşlerimi görmeyi çok isterdim”
    Sultаnım!
    Ey Medine minberinde ” ümmeti, ümmeti ” diye hüznü giyen sevgili
    Ey Mekke mihrаbındа âlemler hesаbınа ” Allаh! ” diyen sevgili
    Bize lütfu ilаhi bаhşedilen kаpınа diz çöktük, bey’ аt ettik
    Rаbbinden bize ne getirdi isen âmennа
    Duyduk, itааt ettik
    Yа Rаsulаllаh
    Sen hâlâ kırk yаşındаsın
    Ve hâlâ ümmetinin bаşındаsın…
  • Bir veda hutbesiyle ayrıldın aramızdan; 
    Sonra sahabilerin birer birer ardından, 
    Bizimde bahtımıza acı yanlızlık düştü, 
    Anladım, sensiz bülbül , güle neden küstü. 
    Sene 632;Ne hicranla yıkanmış bir yıl.. 
    Evrenin tüm saatleri ayrılıga kuruldu, 
    Ashabın hıckırıkları tüm şiirlerin fonuydu. 
    Gökyüzüne dokunsan ağlayacak; 
    Zira tüm bulutlar grinin en koyu tonuydu.. 
    Bir tepeye tırmandın ağır ağır, 
    Bu veda haberini duymaktansa ,ahsap razı ebediyyen olmaya sağır!! 
    Ümmetim dedin, ümmetim! 
    Belki bu size son seslenişimdir bilemem,dedin; 
    Ve yangın düştü kalbine yüzbin sahabinin aniden. 
    Korkarım,Ebu Bekir’in saçlarını beyazlatır bu veda, 
    Korkarım,Ömer’in yüzüne tebessüm uğramaz bir daha.. 
    Beldeyi haramda hiçbir ayrılık böyle can yakmadı, 
    Yusuf’ların nur yüzüne hicran beni düştü, 
    Mecnun’ların derdi büyük Leyla’lar anlamadı!! 
    Yetimlerin başını okşayan bir mübarek elin vardı; 
    Sen yoksun! o yetimlerinde saçları tozlara bulandı. 
    Korkarım korkarım bu ayrılık Yakup’ları tekrar kör edecek 
    Korkarım Yusuf’lar tekrar dönecek zindanlara, 
    Ferhat’ların tırnakları dayanır mı bilmem!? 
    Sen gittin! yalancı güneş kaldı ufkumuzu aydınlatmaya çalışan. 
    Tadı yok güllerin artık tadı yok 
    Onlarda yalan…..

    Sen yürürken Mekke sokaklarında adım adım; 
    Ardında gülden güzel kokun kalırdı, 
    Rüzgarlar öpmeden geçemez saçlarını; 
    Ceylanları bile kendinden geçiren güzel gözlerin vardı.. 
    Şimdi yoksun! o güzel kokunuda bizden zalim bir rüzgar aldı. 
    Anaları sütten kesti bu veda, 
    Bebeklerin emdiginin zehirden farkı yok. 
    Ya seher kuşları,kimin için söylesin şarkılarını şimdi? 
    Vefakar örümcegin yeni bir ağ örmeye takati yok! 
    Ömer’in Ömer’in kamburu arttı diyorlar yoklugunun ardından, 
    ALİ’yi dert sardı, dertleşecegi sırdaşı yok!!! 
    Bilal’inde boğazında dügüm dügüm nefesi, 
    Zira çagırırken ümmeti namaza; 
    “Hayyalelfela hayyalelfela…” gelenlerin içinde ümmetin efendisi yok! 
    Şimdi anladım YA RAB! kelebekleri ateşlere sürükleyen aşkının sırrını.. 
    Şimdi anladım YA RAB! kırlangıçlar neden bukadar kısa yaşar.. 
    Şimdi anladım YA RAB! bebekler neden ağlayarak doğar. 
    Sen niye ağlarsın EY OSMAN! 
    Zira senin vuslatın, ömrün kadar…!! 
    Ben yanayım halime bir kandil gibi usul usul.. 
    Zira benim kavuşmam,çok küçük bir ihtimal yar, 
    Çok küçük bir ihtimal ALLAH ‘ım.. 
    Çok küçük bir ihtimal………!!!

    ~Alıntı