Kolaylaştırınız zorlaştırmayınız, sevdiriniz nefret ettirmeyiniz. Hz.Muhammed

1İ / 1A
1İ (1 İFŞA)

Duyan herkesin genelde şaşırdığı bir bilgi vereceğim size. Artık her yeni kişi, bunu öğrendiğinde şaşırarak "Aaaa! Sen İmam Hatip mezunu musun?" diye sormasından sıkıldığım için toplu bir şaşırma etkinliği olması için bu iletiyi paylaşıyorum. Sanırım şaşkınlıklarına hak vermemek elde değil. Çünkü benim ne kadar dinden uzak bir kişilik olduğumu sanırım herkes biliyor. Şaşırmaları da bu sebepten sanırım. Evet, bu ifşa kendim hakkındadır ve evet ben İmam Hatip mezunuyum. :)



1A (1 ANI)

Bu anım, hayatımın en güzel anılarından biridir. Beni hayata bağlayan ender güzelliklerdendir...

2016 yazı... Okul bitmiş yaz tatiline girmişiz. Malum "Yaz Kur'an Kursları" da başlar yazın. Bizim camiinin hocasına yardımcı olurduk, çocuklara Kur'an okumayı öğretmede... Öğrenci olarak girdiğim Yaz Kur'an Kursu'nda hocalık yapmak da varmış kaderde. Daha önceki KPSS ve DHBT sınavlarına girmiştim. İkisini de geçmiştim. Evdekilerin en büyük isteklerinden biri de 'imam' olmamdı. Olmadım. Geriye bir mülakat kalmıştı. Katılmadım. Yoksa onu da geçerim diye korkmuştum. Çünkü imam olmayı istemiyordum. Rts okumak istiyordum. Bunun nedenini de Cengiz Aytmatov'un "İlk Öğretmenim" adlı kitabının incelemesine saklamak istiyorum. Neyse, devam edelim...

Hasan Hoca, diyanetin Yaz Kur'an Kursu için geçici öğretici alacağını, ilk sınavları daha önce verdiğim için sadece mülakata katılmamı ve "E zaten gelip burada bana yardımcı oluyorsun. Sen de öğrencisin. En azından cebine de üç beş bir şey girsin" diye beni ikna etmişti. İlk başlarda mırın kırın etmiş olsam da, şimdi iyi ki kabul etmişim diyorum. Neden mi? Biraz sabredin.

Bu anımda sanırım eğlenceli bulduğum mülakat sürecini anlatmadan geçmek ayıp olur. Mülakat günü geldiğinde il müftülüğüne gitmiştim. Sıranın bana gelmesini bekliyordum. Ufak bir sıkıntı yaşamıştım ama önemli değil burası. Her neyse, bekle bekle.. En sonunda sıra bana geldi ve içeri girdim. Karşımda müftü il yardımcısı, iki vaiz ve bir de hafizeden oluşan dört (belki de beşti ama beşincisini hatırlamıyorum) kişi vardı. Karşılarında bulunan sandalyeye oturttular. Klasik selamlaşma faslı vs derken müftü yardımcısı Kur'an'dan herhangi bir sayfa açtı (yanlış hatırlamıyorsam Bakara Suresiydi) ve şuradan okumaya başla dedi. Başladım okumaya iki üç ayet sonra "Sadakallahülaziym" diyerek okumayı bitirtti. Sonrasında geçen diyaloglar şu şekildeydi:

"Yasin Suresini ezberden okur musunuz hocam?"
"Hocam, uzun zamandır tekrar etmediğim için ezberimde yok."
"Tebareke (Mülk) Suresini okur musunuz hocam?"
"Maalesef onu da bilmiyorum."
"Amme(Nebe) Suresini okur musunuz hocam?"
"Hocam sadece Duha Suresi ve aşağısı ezberimde..." bunu dedim ya, daha lafımı bitiremeden 'Kesin Beyyine Suresini oku diyecek, ama ben onu da bilmiyorum' diye geçiriyordum ki....
"Beyyine Suresini okur musunuz hocam?"
"Hocam, yalnız ben Beyyine ve Alak Surelerini de bilmiyorum."

Müftü yardımcısı kızamadığından garibim biraz kızardı ve töbe estağfurullah der gibi kafasını sallayarak Hafıze Hanım'a dönüp "hocam siz sorun" dedi. Ben de o esnada, aha da hapı yuttuk, kesin kaldım modundayım. Ya ipleri elime almam lazım ya da ben bu mülakatta kaldım diyordum kendi kendime ki..

"Hocam inşallah Kadir Suresini biliyorsunuzdur" diye Hafıze Hanım'ın sesiyle kendime geldim.
"Evet. Biliyorum," dedim. Ortamda derin bir oh sesi yayıldı.

Okuduk ettik, derken Müftü Yardımcısı:
"Hocam, biliyorsunuz ki Kur'an Kursu mülakatlarında fıkıh sorusu sormuyoruz. Ama siz de takdir edersiniz ki bir karara varabilmemiz için size bir iki fıkıh sorusu sormamız lazım" dedi.
"Tabii hocam, buyurun sorun" dedim.
"Mezhebiniz Şafîî mi?"

"Evet," dedim. Oğlum Mehmet, ipleri eline almanın tam zamanı. Aldın aldın, yoksa elden gidiyor diye kendi kendime gazı verdikten sonra, "Ama ben mezheplere çok da takılmam," dedim. O esnada fark ettim ki Müftü yardımcısının da lafını ağzına tıkmışım. Terbiyesiz ben... İnsan söz alır da konuşur. Siz yapmayın e mi? Durdu.

"Nasıl yani hocam?"
"Şöyle söyleyeyim hocam, yani mezhep olarak sorulduğunda Şafii olduğumu söylerim ama İmam Şafîî'nin kurallarına da körü körüne bağlı değilim. Ortak bir kararın altında buluşulan hükmü kabul ederim."
"Örnek verir misiniz hocam?"
Durdum biraz düşündüm. Acaba ne örnek versem diye.

"Abdest," dedim. "Mesela abdest konusunda İmam Şafii kadına dokunulduğu zaman abdestin bozulduğunu iddia eder. Delil olarak da Maide Suresi'nde (3 veya 6. Ayet olmalı da bu iki ayeti hep karıştırıyorum yahu) abdest ile ilgili konuda 'ev lamestümünnisae' kelimesini alır ve lemese (dokunmak) dokunmaktır diyerekten alır. Yani altında başka anlam aramaz. İmam Ebu Hanife de bozar der, ama çıtayı öyle bir seviyeye koymuştur ki, bunu insanlara uzun uzun açıklamak yerine, bozmuyor demek daha mantıklıdır ki, ben de öyle diyorum. Bunun yanı sıra ise, İmam Ahmed ibn Hanbel ve İmam Enes ibn Malik bu dokunuştan kasıt, şehevi bir dokunuştur, derler. Yani bir alim bozulur der, diğeri bozulmaz der, diğer ikisi ise eğer dokunuş şehvetliyse bozulur şehvetsizse bozulmaz der. Bana da iki alimin söylediği daha kabul edilebilir geldiği için bu konuda İmam Şafîî'nin değil, Hanbeli ve Malîkî görüşünü kabul ederim." dedim.

Evet, müftü yardımcısının ilgisini çekmeyi başarmıştım. Masanın üzerine, öne doğru eğilerek:
"Peki dört mezhep alimi de farklı farklı hükümler verirse?"
"Vicdanıma en rahat hangi hüküm gelirse onu kabul ederim. Biliyorsunuz ki mezheplerin ortaya çıkışını, 'dini kolaylaştırmak' olarak niteliyorlar. Ayrıca peygamberiz de 'Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız' demiştir. Bunun için de bana en kolay gelen, yaşamıma en uygun görüş kiminse onu kabul ederim."

"Peki hocam, ya dört alimin de hüküm belirtmediği bir konu olursa?.."
"Ondan basit ne var. Kur'an önümde, oradan bir şey çıkarmaya çalışırım. Baktım ki olmadı, hadislere başvururum. Baktım ki o da olmadı, daha önce bu olaya benzer verilmiş bir hükümle kıyas yaparım."

"Yani içtihat yaparım diyorsunuz?"
"Tam olarak öyle demesek de, evet bir nevi içtihat yaparım."

"Peki hocam sizin evinizde kaç adet fıkıh kitabı var?" diye sordu müftü yardımcısı. Ben daha cevap vermeden, jüriler dönüp:
"Hocam, adam Kur'an'dan hüküm çıkarırım diyor, sen hala fıkıh kitabı diyorsun.." dediler.
"Yok, yani öyle merak etmiştim. Hani, bir ihtiyacın olursa, bulamadığın kitap falan olursa gelip alabilirsin diye.."
"Teşekkür ederim Hocam. Olursa mutlaka kapınızı çalarım."
"Hocam, sohbetiniz gerçekten de güzeldi. Gönül isterdi ki daha uzun konuşalım ama biliyorsunuz ki sırada bekleyenler var. Umarım daha uzun konuşuruz."
"İnşallah hocam. İyi günler" deyip çıkmıştım. Eyy şimdi ne olacak bilmiyorum. İçerideyken kendimi o kadar kastım ki, dışarı çıktığımda ise, 'Amaaaaann.. Olursa olur, olmazsa olmaz.. Dünyanın sonu değil ya' moduma geri dönmüştüm bile. (Ama sonuç itibariyle geçmiştim. :D)

Şimdi gelelim bu sıkıcı ve uzun lakırdıları neden ettiğime? Hayatımın en ama en (trilyon kere en) güzel hediyesini burada, bu zaman diliminde aldım. İki aylık Kur'an Kursu Öğreticiliği serüvenim başlamıştı işte. Kurs, üç kurdan oluşuyordu. Elif ba'dan başlayıp yeni öğrenenler birinci kuru, Kur'anı yeni okumaya başlayanlar ikinci kuru, Kur'anı okumayı öğrenmiş, tecvidli okumayı öğrenecekler de üçüncü kuru oluşturuyorlar. İşte benim öğrencilerim bunlardı: üçüncü kur. Geneli 10-15 yaşları arasında değişiyordu. Öğrencilerimi çok seviyordum. Onlar da beni seviyorlardı. Fotoğrafları hala bende durur. Bende dediysem de yanımda değil, evde.. Ne de olsa onlar benim ilk göz ağrım.. Canlarım benim hepsi.. İki aylık sürenin sonuna doğru geldiğimizde Mardin'de badem sezonu da başlamıştı. Bir gün öğrencilerimden biri yanıma geldi. Elini arkasında tutuyor, belli ki bir şey var elinde. "Hocam, sizce elimde ne var?" dedi. "Hımmmm.. Bilemem ki, her şey olabilir," dedim. "Ne varmış elinde?" yanındaki arkadaşına baktı. Biraz da utana sıkıla "Size bir şey vereceğim ama kimseye vermeyeceksiniz, tamam mı" dedi. "Aaa.. Olur mu öyle şey! Senin bana verdiğin şeyi ben niye başkasına vereyim," diye sordum. Elini arkasından çıkardı, avucunu açtı. Bunun ne olduğunu biliyor musunuz diye sordu. Baktım, elinde bir badem var, ama öyle sıradan bir badem değildi. Birbirine yapışık iki badem, minik bir kalp şeklini oluşturuyor. Evet, çift badem o. Yok hocam dedi. Bu badem değildir. Peki neymiş o? Size vereceğim bunu ama ne siz yiyeceksiniz ne de başkasına vereceksiniz. Eğer saklayacaksanız vereceğim, çünkü o benim kalbim, demesin mi? Allahım yarabbim. Ne yapacağımı şaşırdım o an.. Yirmi bir yıl sonra ilk defa biri bana hediye veriyordu. Minik bir kız çocuğu, kendi yüreğini bana hediye ediyordu. Hayatımda aldığım tek ve en güzel hediyedir o çift badem ve hala evde, eşyalarımın arasındaki yerini koruyor.

Bu da böyle bir anıydı işte... Tüm bu saçma yazıyı, sadece ömrümde aldığım tek ve en güzel hediyeyi söylemek içindi. Şu ana kadar, o çift bademden (minik yürekten) başka bir hediye almadım. Zaten o minik kızdan başka kimse de bana hediye vermek istemedi. Ama bu öyle bir hediye ki, bütün hayatım boyunca hiç kimseden hediye almasam bile bana yeterli olacaktır.

Sağlıcakla kalın dostlar...

Mery, bir alıntı ekledi.
18 Şub 04:05

Kolaylaştırma onun temel prensibiydi. Hz. Peygamber bu prensibi “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” (Buhârî, İlim 11) şeklinde tesbit ve ilân etmiştir.

Riyazü's Salihin 1.Cilt, İmam NeveviRiyazü's Salihin 1.Cilt, İmam Nevevi
Oktay Şen, bir alıntı ekledi.
22 Oca 15:35 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Devlet Radyolarımız, turistlere iyi davranmamızı, misafir severliğimizi yabancılara da göstermemizi günde kırk defa yayın yaparak bizi uyarmaya çalışıyor. yabancı devlete elbette çok iyi davranmak lazım, ama bizim Devletimiz, bizim aydınımız, yeni nesillerin yetiştirilmesinde, milli eğitim politikamızın tesbitinde titiz davranmak, tarihimize, kültürümüze, soydaşımıza, sahip çıkmak mecburiyetinde.
Bizi Anadolu'da birbirimize düşman hâle getiren, kardeşi kardeşe boğazlatan yüzde yüz yabancı kültür ve ideolojilerdir. Bizi Türkiye dışında yaşayan Türklerden uzak tutan ise, bilgisizliğimizdir. Halbuki milli kültürümüzün en büyük düşmanı cehâlettir. Varlığımızın gayesi bilmek, birdirmek, sevmek ve sevdirmektir. Kur'ân-ı Kerîm: " Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" diye dikkati çekiyor. Hz. Peygamber: "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!" diye bizi uyarıyor ve en güzel öğüdünü veriyor: "Zorlaştırmayınız; kolaylaştırınız. Nefret ettirmeyiniz, sevdiriniz!"
Tasavvufta "şükretmek" kazanılan bilgilerin başkalarına da aktarılması, öğretilmesi olarak yorumlanmıştır.
İç içe güzellik, üst üste huzur!
Şimdi milli kültürümüze ve ruhumuza dönmeyi, bir macera olarak gören kalemlerimiz var. Çıkmazlar ve tezatlar içinde çırpınıyoruz. Biefraa'da, Kongo'da, Vietnamda ölen insanlara ağıt yazmak "ilericilik!", "bilimsellik!" Ama Türkiye dışında yaşayan Türkleri bilmek, sevmek ve onlarla bir kültür ve gönül birliği içinde bulunmayı istemek ise: "Macera" ve "Faşizm!".
Bir yakamız cehaletin elinde, bir yakamız yabancı ideolojilerin. Sürüklendiğimiz uçurumun dibinde, milli kültür buhranımızın canavar ağzı, bizim için açılmış.

Üsküp'ten Kosova'ya, Yavuz Bülent BakilerÜsküp'ten Kosova'ya, Yavuz Bülent Bakiler
Элмас айтматов, bir alıntı ekledi.
24 Kas 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Buhari, Müslim
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz."

Müslüman Kadının Şahsiyeti, M. Ali HaşimiMüslüman Kadının Şahsiyeti, M. Ali Haşimi
Ekrem Özkara, bir alıntı ekledi.
18 Eyl 2017 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 6/10 puan

" Kolaylaştırınız,zorlaştırmayınız.Sevdiriniz,nefret ettirmeyiniz."

Hz. Muhammed ile 365 Gün Yaşamak, Ahmet Gürbüz (Sayfa 66)Hz. Muhammed ile 365 Gün Yaşamak, Ahmet Gürbüz (Sayfa 66)
"Zeliha", bir alıntı ekledi.
31 Ağu 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz..
[Hz.Muhammed(s.a.v)][Buhari]

İslam'ın Genç Davetçilerine, Mehmed Göktaş (Sayfa 10)İslam'ın Genç Davetçilerine, Mehmed Göktaş (Sayfa 10)