Küçük erkek çocuk mutlu olduğunda, bir şeyleri başardığında, cesaretlendirilmeye ihtiyaç duyduğunda ya da eğlenmek, heyecanlanmak istediğinde kime koşar?Eğer koştuğu kişi her zaman annesiyse, baba oğul ilişkisinde bir şeyler yolunda gitmiyor demektir.
Kırgız edebiyatının en önemli isimlerinden Cengiz Aytmatov, eserlerinde baba olgusuna derinlemesine yer verir. Kendisi de babasız büyümüş olan Aytmatov, bu den Beyaz Gemi eyimini eserlerine aktarır ve babalık temasını birçok farklı perspektifden ele alır.
Aytmatov'un çocukluğu, babasının yokluğunun etkisiyle geçmiştir. Kendisi daha dokuz yaşında iken babası Törökul Aytmatov, politik sebeplerle tutuklanıp idam edilmiştir. Bu trajik olay, Aytmatov'un hem kendi hayatında hemde edebi kişiliğinde önemli bir etkiye sahip olmuştur. Kendi yaşadığı bu durum, onun eserlerinde babalık kavramını nasıl ele alacağını belirlemiştir. Onun eserlerinde babalık, edebiyatının bir babanın fiziksel varlığından değil, çocuğun gözünden görülen ve çocuğun duygularıyla yansıtılan bir olgudur.
Cengiz Aytmatov'un Beyaz Gemi adlı eserinde, baba-çocuk ilişkisini incelediğimizde, Aytmatov'un kendi yaşamındaki baba-çocuk ilişkisine benzerlikler bulabiliriz. Eserde babalık kavramını temsil eden iki karakter bulunur: Mümin Dede ve çocuğun babası. Çocuk, dedesi ve anneannesi ile bir köyde yaşar ve yalnız hissettiği zamanlarda eşyalarla bağ kurar. Annesi ve babasının onu bırakıp başka bir hayat kurmaları, çocuğun yalnızlık hissinin sebeplerinden biri olabilir.
Çocuğun annesi ve babasını bilmediği, "Aslında ne babasını hatırlıyordu ne annesini..." şeklindeki ifadelerle belirtilmiştir. Çocuk, babasına ulaşabilmek için dürbününü kullanır. Dürbün, çocuğun babasına duyduğu özlemi ve hasreti temsil eder.
Mümin Dede'nin bir gün şehre gidip çocuğun annesinin yeni bir evlilik yaptığını öğrenmesi ve çocuğun babasının da başka bir kadınla evlenip Isık Göl'ünde gemi işçisi olduğunu duyması, çocuğun babasına olan özlemini iyice arttırır. Ancak babanın adı ve fiziki görünümü hakkında hiçbir bilgi
Kuvvetli, kararlı bir babamız olsun, bize neyi yapıp neyi yapamayacağımızı söylesin isteriz. Niye? Neyi yapıp neyi yapamayacağımıza, neyin ahlaklı ve doğru, neyin ise günah ve yanlış olduğuna karar vermek zor olduğu için mi? Yoksa suçlu ve günahkar olmadığımızı işitmeye her zaman ihtiyaç duyduğumuz için mi? Bir baba ihtiyacı her zaman mı vardır, yoksa, kafamız karıştığı, dünyamız dağıldığı, ruhumuz daraldığı vakit mi isteriz babayı?
Franz Kafka , Çek proletaryasından gelen bir babanın ve zengin bir Yahudi aileden gelen annenin evladı olarak 1883 yılında Prag'da doğdu. Anne ve babasının kişiliği üzerinde büyük etkisi büyüktür Ailenin en büyük çocuğu olan Kafka'nın iki erkek kardeşi küçük yaşta hayatlarını .kaybeder. Üç kız kardeşi ise Nazi Almanya'sının yapmış olduğu Yahudi katliamı olan Holokost da hayatlarını kaybederler. Kafka, ailevi ve toplumsal sorunlar yüzünden çevresine yabancılaşarak büyür. Eserlerine de bu içe dönük ruh halini yansıtmıştır.
.
Oğullar, babalarının gölgelerinde dinlenir, ışığında gelişir, sözleriyle hayatına yön verir.
Franz Kafka , Babaya Mektup eserinde babasına karşı hissettiği duyguları, hayatına yön verirken etkilediğini ; anne ve babanın söylemlerinin , davranışlarının, ilgisizliğinin çocuklar üzerinde (kendisinde ) nasıl bir etki bıraktığını anlatmaktadır. Babası o kadar etkilemiştir ki onu , babasının olmadığını düşündüğü bir hayatta bile gönlünü kazanamayacak bir hayatı yaşayacağını düşünür.
"Senin etkinden tamamen bağımsız büyümüş olsaydım bile, senin gönlünde yatan insan gibi biri olamayacaktım büyük ihtimalle. Herhalde yine çelimsiz, ürkek, kararsız, huzursuz bir insan olurdum…" bu alıntı kitaptaki genel çerçeveyi özetleyebilir.