Böyle bir durumda, -iki karşıt hakikat!-, bazı problemlerde vazgeçme, işi kolaylaştırmadı. Tarihî veya tabî, muhtevalı veya formel iki hakikat görüşünün karşıtlığından, felsefe nasıl kurtulacaktı? Böyle bir parçalanmaya önem vermeyenler için bu soru yoktur, fakat sistemli düşünce onu aşmak isteyecektir. O zaman, eski karşıtlıklar tekrar ortaya çıkar.
Husserl, bu parçalanmış hakikat alanlarını şöyle aşabileceğini düşündü:
Felsefe, ne tabiat ilimleri, yani naturalizmin, ne tarihî görüşün çözebildiği kesin bir ilim olarak kurulabilir. Mevzûu, her iki araştırma tarzına ait olan şeyleri parantez içine alarak, asıl özleri incelemekten ibarettir. O, herhangi bir cümlede natüralist açıklama veya tarihî görüşe ait ne varsa ircâ ettikten sonra, geri kalan fenomenleri "öz hâlinde" ele alacaktır.
Bu filozof, "fenomen" kelimesinin sözlükteki anlamından ayrılarak (çünkü kelime anlamı aslında "görünüş" demektir!), onu arkasında "bilinemez hiçbir öz veya asıl şeyi saklamayan kendi başına öz" sayıyor:
Kırmızı, yeşil birer özdür. Onlar naturalizmin "dalga uzunluğu, gözün ağ tabakasında ışığın izi, görme sinirlerinin beyne ışığı nakletmesi" gibi açıklamalardan, tarihçi görüşün "renk algısının doğuşu ve gelişmesi" hakkındaki genetik bilgisinden bağımsız olarak kendi başlarına "kırmızı" ve "yeşil" özleri olarak vardırlar.
Husserl, şuuru dış aleme ait izleri aldıktan sonra, onları iç dünyasında yoğuran kapalı bir âlem değil, doğrudan doğruya bu özlere çevrilen kasdlı fiiller gibi anlayan görüşü ile bunu tamamlıyor.
Eğer şuur, daima "bir şeyin şuuru" diyebileceğimiz bu fiillerden ibaretse, dış aleme ait şeylerin sübjektif izlerini kavramıyoruz; doğrudan doğruya özleri kavrıyoruz.