(...) Aynen şunları söylemiştim:“Benim mizacım kuru kuru şikâyete ve yakınmaya müsait değil; her şeyin bir günü olur...Ama sade vatandaşların bile işkenceye uğradığı bir memlekette, anlatılanların yalan olmadığını belirtmek için konuşurum. Buralara bir kere bile uğramamış İçişleri ve Adalet Bakanları, oturdukları süslü koltuklardan derhal böyle bir şey olmadığını söylerler. Var-yok diye havada konuşmaya gerek yok ki!.. Şu anda oraya gidelim, işkence yapılıyor!.. Kelli felli bir adam İstanbul’a geldi mi, aferin almak için sokaktan hemen adam toplanıyor; durumu şüpheli (!) görünen... Ben içerdeyken, sırf doğum yeri Tunceli diye içeri alınan, ilkokul mezunu bile olmayan gariban seyyar satıcı gördüm; genel arama yapıyorlar, bunun kimliğinde doğum yeri Tunceli diye içeri... Sahipsiz gariban adamlar!.. İstanbul’da bu böyle olduğuna göre, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da olanları düşünün!”... Jonathan Sugden de, terörün haksızlığa karşı çıkmak için tek çıkar yol olarak bizzat işkenceciler tarafından hazırlandığını kabul ediyordu ama işin bu yanı onun mevzuunun dışındaydı... TKP’nin kurucuları Haydar Kutlu ve Nihat Sargın’ın davasıyla da ilgilenen Jonathan Sugden, Meclis İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Eyüp Aşık’a vaziyetleri anlattı... Ama televizyonda haber olan bu görüşmede Eyüp Aşık sadece yuvarlak laflarla “pek az, mek az” diye işi geçiştirdi... Bunun faturası da şehitlerin (!) çoğalması oluyor tabiatıyla...Tam o sıralarda ve bir vesileyle, “gelene gidene Türkiye’yi şikâyet ediyorlar!” diyen Turgut Özal, bu şikâyetinde ne kadar haklı?..
Çok cesur davrandığını biliyorum. Tutuklu arkadaşlarının direnç kaynağı olduğunu biliyorum. Biliyorum, orda da şarkı söylemişti. Orda ona çok işkence yapılmışti, biliyorum. Ellerini ve bileklerini kırmışlardı ve iki gün sonra da onu öldürmüşlerdi, biliyorum