"...Villa Giulia'daki Ertükslerden kalma güzelim terra cottaları, hemen dışındaki nilüfer havuzlarıyla nymphaeum çeşmelerini, Villa Borhese ve Colosseum'u, sabahın ilk ışıklarında Palatino Tepesi'ndeki manzarayı ve Caracalla Hamamları'nın bütün o mermerleri, kütüphaneleri, o daire şeklindeki kocaman calidarium ve frigidarium'uyla ve şimdi bile hâlâ ayakta duran o devasa boş havuzuyla Roma zamanlarında kim bilir ne güzel olduğunu ve uykuya daldığım için hatırlamayadığım kim bilir daha neler neler anlattı."
Calvino sizi 19. yüzyılda neredeyse tüm dünyada çok benzerlerinin yaşandığı bir "işçi"nin hayatına götürüyor. Tatlı şişman bir anne, haylaz çocuklar, yoksul bir aile tablosu... ve elbette meraklı baba Marcovaldo. Marcovaldo her bölümde ayrı bir maceraya atılıyor. Dört mevsimi takip ediyoruz kahramanla beraber. Ancak Calvino bize tüm bunları anlatırken düzen karşıtı bir dil seçmiş. Sol edebiyatın güçlü kalemi olması sebebiyle bize doğa özlemi, kapitalizmin canavarlığı, modern kölelik gibi kavramları anlatıyor. Anlatıyor da nasıl? Hiç hissettirmeden. Öyle doğal ve gerçek ki... Çünkü kitabın kahramanı Marcovaldo aslında bizden biri ve çok gerçek bir adam. Anlatılar ise aslında her gün hissettiklerimiz. Italo Calvino pişman olmayacağınız Güney İtalya'nın kapılarını açıyor, size içeri girmek kalıyor. Keyifli okumalar.
Kuzey İtalya endüstriyel ticari, gelişmiş kültürüyle mağrur, aristokrasisi hâkim bir bogeydi, güney ise zirai, geri kalmış bir feodal yapı ve Sicilya'dan bildiğimiz gibi sadece mafya örgütü değil kilisesi. toprak ağalığı gibi yerel örgütlenmeleriyle yaşayan, bütünleşememiş bir vatan parçasıydı.
İtalya, medeniyeti, kültürü ve birtakım müesseseleri itibariyle Avrupa'nın anası demektir, İtalya'nın olmadığı bir Avrupa düşünmek mümkün değildir. Buna rağmen İtalya bugün bile devam eden problemleri bariz bir şekilde yaşıyordu