Başladığım şehirde bitireceğim diye yarım bırakıp, uzun zaman ara verdikten sonra tamamladığım kitap; Ruhun Kuytusunda.
Kitabın hikayesi tıpkı kapağındaki fotoğraf gibi; soğuk, kurak, karanlık, ıssız…
İki kardeş olan, Gad ve Amalia ailesini kaybettikten sonra amcaları Arieh’in yanına yerleşirler.
Doğu Avrupa’da ücra bir dağın tepesinde Yahudi şehitliğinin bekçiliğini yapan Arieh vefat edince bu görev iki kardeşe miras kalır.
Toplumdan izole bir şekilde yaşamlarını sürdüren iki kardeş, bu dağ başında kendilerine ait bir dünya düzeni kurarlar.
Kurulan bu düzen zamanla, kardeşlerin kendi vicdanlarıyla boğuştukları bir hapishaneye dönüşür.
Kardeşlerin ruhlarının kuytusunda gezinirken, ıssızlığın kasvetini, derin ikilemlerini okuyoruz.
Kitapta ağırlıklı olarak karakterin ruh halleri yer alıyor, bu anlamda biraz sıkıcı gelebilir. Özellikle Amalia’nın depresif ruh hali, Gad’in agresifliği okurken sıkabilir.
Kitabın rahatsız eden bir tarafı da ensest ilişkiyi barındırması. Bir kesim okuru rahatsız edecek kitaplardan biri, bu yönüyle.
Tavsiye üzerine değil de, bir arkadaşımın hediyesi olduğu için okuduğum bir kitaptı.
Ben elimde olduğu için okudum, siz okumasanız da olur.
Bazen seçme şansın vardır ve bir tercih yaparsın.
Hayatını aldığın bu karar doğrultusunda idame ettirir, kendi düzeninde yaşar gidersin.
Ve bir gün geriye dönüp baktığında,
aslında aldığın bu kararın, ne derece yanlış verilmiş bir karar olduğunu fark edersin.
Fakat yapacak hiçbir şey yok,
geri dönmek için çok geç çünkü ömrün tükenmiştir.
Hiçbir şeyi değiştiremezsin, istediklerini elde edemezsin, seçiminle hayatın son bulur.
Geride elinde pişmanlığın kalır,
fakat pişman olmak için bile geç kalmışsındır…
Ve cesaret edemediğin için yaşayamadıkların…
Ve uzaktan bakarsın, kaçırdığın hayatı, elde edenlere…
Geç kalınmışlığın öyküsü…
Bekleyişin öyküsü…
Kaybettiğiniz vakti, kim için, ne için harcadığınızı sorgulatacak bir metin, bu kitap.
Hiç düşündünüz mü;
Yok saydığınız hayat, kimin uğruna?
Kara dörtlemenin yazılan ilk ama okunması gereken son kitabı; Biz…
1984, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451 ve Mülksüzler gibi pek çok distopik temel eserin bu kitabın bir bölümünden oluşturulduğunu açıkça görüyoruz. Ki Ursula K. Le Guin yazara hayranlığını, ayrıca kitabın kurgusundan etkilendiğini her fırsatta dile getiriyor. George Orwell’ın da benzer bir beyanı var.
Roman 1920’de tamamlanmış, batı edebiyatında ilk ütopya karşıtı roman olarak biliniyor. Eser yasaklanması sebebiyle yazarının ülkesinde ancak 1988 yılında yayınlanma imkanı buluyor.
Kitabın hikayesini ana karakter olan D-503’ün günlüklerinden okuyoruz. Karanlık distopya olarak kabul edilen kitapta, kişisel hiçbir şey yok; duygu, alan hiçbir şey…
Var olan tek şey; Tek Devlet’tir. Bireyler Tek Devlet için, her bakımdan tek tip insan pozisyonunda, toplumun sıradan bir parçası haline gelerek, Biz’i oluşturur.
Yaratılan bu dünyada bireylerin kişiliği, karakteri yok, herkes cam duvarlar arkasında yaşıyor, aile kavramı yok, özgürlük mutsuzluk sebebi olarak görülüyor ve insanlar çok sıkı denetim altında tutuyor, Tek Devlet tarafından.
Kitapta her şeyin rakamlar ve matematiksel terimler üzerine kurulduğu; duyguların, hazların olmadığı bir dünya var. Etik ahlak yasalarının bile matematiğe bağlandığı bir sistem var. Benim gibi matematiği hiç sevmeyen, önceliği hisler olan insanları sıkabilir. Okurken uzun bir havuz problemini çözüyormuşum gibi hissettim. Zira kitapta neredeyse hiç betimleme yok. Bazı bölümlerini anlayabilmek için tekrar okudum.
Kurgusu çok iyi fakat anlaşılması zor bir kitap, bu yönüyle okuduysanız eğer Mülksüzler’e benziyor, ki Mülksüzler’in edebi dili daha anlaşılırdı.
Yazıldığı dönemi baz alırsak yazarın hayal gücüne, ileri görüşlülüğüne hayran olmamak mümkün değil. Toplumun makineleştirilmek
hayattaki annesiyle babasına sevgisini o kadar yoğun hissetti ki, vicdan azabı çekmeden hayatın tadını çıkarmaya ve pişmanlık duymadan uyumaya devam etti.