• 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitap o kadar güzeldi ki nerden başlayacağımı bilemiyorum. Yine bir Stefan Zweıg harikasıydı. Az sayfayla bu kadar güzel ve bu kadar çok şey anlatılabilirdi ancak. Yazar dili bir harikaydı. Kitaba gelicek olursak pişmanlıklarımızdan doğan korkuyu anlatan ve kemiklerimize kadar işleyen o korku.
  • "Düşündüğümüzü sandığımız kişiden daha fazlası olduğumuzu keşfetmekten korkarız. Ailemizin, çocuklarımızın, öğretmenlerimizin düşündüğü kişiden daha fazlası olmaktan. Cılız, dingin sesimizin bize anlattığı yeteneğe gerçekten sahip olmaktan korkarız. Bunun için gerekli cesaret, azim, sebat ve kapasiteye hakikaten sahip olmaktan korkarız. Kendi gemimizin dümenini tek başına tutabiliyor olmaktan, kendi bayrağımızı dikebiliyor olmaktan, kendi vadedilen topraklarımıza ulaşabilmekten korkarız. Korkarız, çünkü bunda doğruluk payı varsa, bildiğimiz her şeye aramıza mesafe koymamız gerekir. Perdelerimizin yırtmamız gerekir. Anormalleşiriz ve korkunçlaşırız."
  • 436 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Yaşar Kemal...
    6 Ekim 1923’te (nüfus kaydında 1926 olarak geçmektedir) Osmaniye’nin Hemite (o zamanki adı Gökçeli veya Göğceli) köyünde dünyaya gelmiş doğum adı Kemal Sadık Gökçeli olan yazarımız. Kürt bir ailede doğup büyüyen yazar, evde Kürtçe dışarıda ise Türkçe konuşurmuş. Tek gözündeki körlüğün nedeni ise 3.5 yaşındayken başına gelen bir kazaymış.
    Kurban kesen halasının kocasını izleyen küçük Yaşar Kemal, bıçağın bir anda eniştesinin elinden fırlayıp gözüne saplanması sonucunda kör olmuş.Ayrıca büyük yazarın, çocukluğunda yaşadığı tek talihsizlik bu değilmiş. 4.5 yaşındaykenbabasının bıçaklanarak öldürülmesine de şahit olmuş ve bu nedenle 12 yaşına kadar düzgün konuşamamış. Ama olayın asıl acı olan yanı şu ki babası, Van’dan göç ederken ölümden kurtarıp yanına aldığı Yusuf isimli evlatlığı tarafından camide namaz kılarken öldürülmüş.

    Babasının ölümünden sonra Yaşar Kemal’in annesi Nigar Hanım, kocasının kardeşi olan Tahir Efendi ile evlenmiş. Ve bir zamanlar köyün en varlıklılarından olan ailenin maddi durumu yavaş yavaş kötüleşmiş. Sonunda da köyün en yoksul ailelerinden biri olmuş. Çünkü Tahir Efendi, para yönetimi konusunda pek başarılı değilmiş ve kardeşinin parasını kısa sürede tüketmiş. 9 yaşına geldiğinde Adana’da bir köy okuluna başlayan Yaşar Kemal, sadece 3 ayda okuma yazmayı öğrenmiş. Ortaokulda ise yatılı okuma hakkı kazanmış fakat devamsızlık sınırını epey aştığı için yatılılık şansını kaybetmiş. Son sınıfa geldiğinde tasdikname ile okuldan ayrılan yazar, çeşitli işlerde çalışmaya başlamış.

    Irgatlık, memurluk, katiplik, vekil öğretmenlik gibi işler yapan Yaşar Kemal’in sanata olan merakı ise küçük yaşlarda başlamış. Çalışmalarına ilk olarak şiirle başlayan Yaşar Kemal, ilkokul çağında aşıklarla atışmış, henüz küçük bir çocukken ne kadar yetenekli olduğunu bütün köye göstermiş. Saz çalmaya da meraklı olmasına rağmen, annesinin engellemeleri yüzünden bunu başaramamış. Çünkü Nigar Hanım, tek oğlunun aşık olup diyar diyar gezmesinden, dolayısıyla da onu kaybetmekten korkuyormuş. Gerçi ilk başlarda şiir okumasına da karşı çıkıyormuş fakat Yaşar Kemal, babasının koruyucusu olan bir eşkıyanın ölümü üzerine sabaha kadar ağıt yakınca, annesini ikna etmeyi başarmış.

    1940 – 1941 yıllarında Çukurova ve Torosların ağıtlarını derleyen Yaşar Kemal, böylelikle ilk kitabını çıkarmış. Ayrıca 1940’larda tanıştığı Arif Dino, onun gelişiminde büyük rol oynamış. Zaten tanıştıktan sonra Dino ile olan dostluğunu yıllarca sürdürmüş. Kaldı ki kendisi de sanat ve sosyalizm üzerine konuştuğu Dino’dan epey etkilendiğini belirtmiş. Buna ek olarak, kullandığı dil konusunda da Karacaoğlan’ı örnek aldığını, Balzac, Gogol, Dostoyevski, Köroğlu gibi isimlerden etkilendiğini ve Sait Faik Abasıyanık’ın Medarı Maişer Motoru’na da hayran kaldığını açıklamış.

    1944 yılında ilk öyküsü olan Pis Hikaye’yi yayımlamış. Kemal Sadık Göğceli adıyla çeşitli yerlerde yazan ünlü, Yaşar Kemal ismini ise Cumhuriyet gazetesi döneminde kullanmaya başlamış. 1947’de İnce Memed’i yazmaya başlayan yazar, kitabına uzunca bir süre ara vererek ancak 1955’te yayımlamış ve Varlık Roman Armağanı’nı kazanmış...

    İnce Memed I

    İnce Memedim.. Uzun süre etkisinden çıkamayacağım, çıkmak istemeyeceğim her sayfasında telaşa kapıldığım,hüzünlendiğim, ağlamaklı olduğum, sevindiğim, güldüğüm, olayların içinde kendimi bulduğum, yanı başında olmak sana omuz vermek istediğim ince Memedim...

    “Dikenlidüzüne beş kadar köy yerleşmiştir. Bu beş köyün beşinin de insanları topraksızdır. Cümle toprak Abdi Ağanındır. Dikenlidüzü, dünyanın dışında, kendine göre apayrı kanunları, töresi olan bir dünyadır. Dikenlidüzünün insanları, köylerinden gayrı bir yeri bilmezler hemen hemen. Düzlükten dışarı çıktıkları pek az olur. Dikenlidüzünün köylerinden, insanlarından, insanlarının ne türlü yaşadıklarından da kimsenin haberi yoktur. Tahsildar bile iki üç yılda bir kere uğrar. O da köylülerle hiç görüşmez, ilgilenmez. Abdi Ağayı görür gider.

    Değirmenoluk köyü Dikenlidüzündeki köylerin en büyüğüdür. Abdi Ağa da bu köyde oturur. Köy, düzlüğün gün doğusuna düşer. Kayalığın dibindedir. Kayalar mördur. Üstlerini sütbeyaz, yeşile çalan, gümüşi, türlü renkte lekeler örtmüştür.”

    Değirmenoluk köyünün ve diğer bütün köylerin sahibi olan Abdi ağa zulmün, hak yemenin , hainliğin, adiliğin, adaletsizliğin temsilcisidir.

    Az bile söyledim Abdi ağa! senin gibilere senin yolundan gidenlere ne kadar şey söylesek faydası yok ama gün olur devran döner bir gün biri çıkar siz ve sizin gibiler ettiğini bulur. Ama bugün ama yarın elbet bulur...

    İnce Memedim konuşmasını küçüklüğünü sevdiğim Memedim...Bir gün o yaşına başına bakmadan canına tak eder bu zülümden kaçar ve kader onun karşısına Süleyman emmisini çıkarır...

    “Süleyman emmi, dedi dur da sana hepiciğini söyleyim.Benim babam, dedi, ölmüş. Biricik anam var. Başka hiç kimsemiz yok. Ben Abdi Ağanın çiftini sürerim.Buraya gelince gözleri doldu. Boğazı gıcıklanmaya başladı. Kendisini tuttu. Bıraksa boşanıverecekti.”

    Hepiciğini, köyde başından geçenleri, ettikleri zulmü bir bir Süleyman emmisine anlatır. Süleyman emmisi bu küçük sabiyi sahiplenir başı boş bırakmaz evine götürür.

    “Memed, kendi kendine, içinden: Oğlu olurum. Olurum işte. Anam arasın. Abdi Ağa arasın. Arasınlar işte. Kıyamete dek arasınlar. Dönmem işte, diyordu.”

    Bu kısma hem gülmüş hem hüzünlenmiştim. Çünkü anacığını arkada gözü yaşlı bırakmak zorunda kalmıştı Memedim...Gücü daha yetmiyordu anacığını da alıp uzaklara gitmeye Memedimin...

    Süleyman emmisi değil hanımı da sahiplenmişti memedimi...

    “Yazık, dedi. Ne de güzel çocuk. Dinsizler ne istersiniz parmak kadar çocuktan?”

    Dursun emmisi ağanın adamlarından biri... bir köyden bahsetmişti Memedime kaçıp oraya gidecekti Memedim kurtaracaktı kendini...

    “Giderim, diyordu. Giderim bulurum o köyü. Kimse bilmez oraya gittiğimi. Gider bulurum. Giderim işte. Çoban olurum işte. Çift sürerim işte. Anam beni arasın işte. Arasın aradığı kadar.Keçi sakallı göremez yüzümü. Göremez işte. Ya köyü bulamazsam? Bulamam! Aç kalır ölürüm. Ölürüm işte.”

    Süleyman Emminin misafiri bırakmaya hiç niyeti yoktu. Çünkü misafirini bir gönderen vardı. Okuduğumda beni baya etkileyen şu kelimeleri hanımına söylüyordu...

    “Sevgili misafirim kimbilir nereden, Süleyman demiş de gelmiş?”

    “Bak şu çocuğa neler etmiş keçi sakallı Abdi! Yürek parçalanır haline çocuğun. Babasını tanırdım. Mazlum, kendi halinde bir adamdı. Bak şu çocuğun haline! Canından usanmış da kendisini dağlara, kurdun kuşun arasına atıvermiş!... Bak hele!

    Memedim... Süleyman emmisinin çobanı değil adeta oğlu gibi olan Memedimin anasına özlemi her geçen gün artıkça artar...

    “Anacığım... Vay anacığım! Ekinlerini kim biçer ola şimdi? Gavur Abdi Ağa! Anacığım! Ekinlerimiz kuruyup dökülecek. Ekinleri kim biçiyor şimdi anacığım? Ben olmayınca anacığım?”

    Sonra Memedim belli bir zaman sonra yakalanır. Ve Abdi ağa onu alır köye getirir... Anacığına, Memedime zulme kaldığı yerden devam eder ve beni en fazla rahatsız eden günümüzde de içinde benimde, sizlerinde, bütün herkesin de payı olduğu, insanların vurdum duymazlığı...

    “Kaçmayaydı Dönenin oğlu da... Bize ne! Varsın acından ölsün.”

    Günler geçti...Memedim ile bir arkadaşı kasabaya gitmeye oranın nasıl bir yer olduğunu keşfetmeyi akıllarına koydular... Memedim anasını razı ederek arkadaşı da gizleyerek gitmenin hazırlığını yaptılar...

    “O gece sabaha kadar hayaller kurdular. Bir dakika olsun gözlerini yummadılar. Hep konuştular.”

    Yola çıktılar, kasabaya ulaştıklarında orayı bütün ayrıntısına kadar iyice bellediler. Kasabada herkesin kendi ağası olduğunu, sadece zenginlerin daha fazla ağa olduğunu, herkesin toprağının kendi toprağı olduğunu iyice bellediler...

    Memedimin bir de Hatçe’si vardı... Zaten öksüzümün Anacığından ve Hatçesinden başka kimi vardı ki...

    “Memedle Hatçenin çocuklukları birlikte geçmişti. Erkek çocuklar içinde, en güzel evciği Memed yapardı. Onu, en güzel de Hatçe süslerdi. Beraber oynadıkları çocukları oyunlarına bırakır, kendileri başka bir yere gider oyunlar icat ederlerdi. Türlü türlü...”

    Memedim ile Hatçe’sini bela yine geldi buldu... Birbirlerine ta çocukken sevdalı olan bu iki sevdalığın arasına yine Keçi sakallı Abdi ağa girdi... Kendi gibi bir yeğeni var Abdi ağanın. Oda Hatçe’ye göz koymuştu...Her zaman olduğu gibi dediği olan Abdi ağa Hatçe’yi yeğenine nişanlamıştı...

    Bizim sevdalılara kaçmaktan başka çare kalmamıştı...Dediklerini de yaptılar, yapmak zorundaydılar...İşte esas olaylar bundan sonra başlıyor...

    “Bir kuş, bir çalıya sığınır. O çalı da, o kuşu saklar.”

    Ne hayal etmişlerdi ne oldu?

    Memedimin karşısına şimdi bambaşka bir yol çıktı. Hayat onu bambaşka bir insan olmaya terfi etti... Süleyman emmisine tekrar sığınmak zorunda kalan İnce Memedime şu nasihatleri hala aklımdan gitmez...

    “Onlar, hemencecik seninle arkadaş olmak isterler, sana karşı hoş, yumuşak görünürler, arkadaş görünürler, seninle çok ilgilenirler, derdi olan derdini açar sana, insanlar böyledir. Sen kendini hiçbir zaman açmayacaksın. Kapıp koyuvermeyeceksin. Tesirin o zaman iyi olur üzerlerinde. Ağırbaşlı davranacaksın.”

    “İnsanları sözleriyle değil, hareketleriyle ölç! Ondan sonra da arkadaş olabileceğin insanı seç”

    Vicdanlı olmak, merhametli olmak, adaletli olmak...Bizi insan yapan, insan olduğumuzu hatırlatan en önemli gayelerimiz...

    “Vicdanın karışmadığı işte iş yoktur. Hayır gelmez. İlle de vicdan...”

    Evet bu sözleri söyleyen Abdi ağa... Hayatında söylediği tek doğru sözler ama uygulamadığı kime neye göre vicdanlı olmak gerektiğini emrettiği sözleri...

    Hatçe... Güzel Hatçe... sevdasına, konuşmasına,hareketlerine, cesaretine hayran kaldığım Hatçe... Köye yeniden getirilen Hatçe yine köyden uzakta kalmak zorunda kalır ancak bu sefer kendi rızası ile değil zorla, dala vere ile binbir hainlik ile...

    “köyünden uzaklara gitmek için ikinci çıkışıdır. Birincisinde yanında dayanağı, sevdiği vardı. O zaman nereye gideceğini, ne yapacağını biliyordu. O zaman sıcacık bir tarla, bir ev hayalinin peşinde koşuyorlardı. Şimdi ise yüreğinde bir korku, bir umutsuzluk var. Bu adamların kendisine ne yapacaklarını düşünüyor. Köyden ayrılırken anası bile gelmemişti kendisini uğurlamaya... Kız arkadaşları bile gelmemişti. Bu, gücüne gidiyordu işte. Bu öldürüyordu onu. Kendini dayanılmaz bir efkara kaptırmış gidiyor. Bazı bazı da hiçbir şey duymuyor, düşünmüyor, görmüyordu. Yalnız, arada bir; kendine gelince, iki yanındaki candarmalara bakıp ürperiyordu. Hatçe için ötesi karanlık. Her adımda biraz daha karanlığa gömülüyordu. Gözlerinin önünde dev gibi bir hükümet... Candarmalar... Önde giden iki hükümet adamı...

    Memedimin karşısına bir dost daha çıkmıştır. Adı Kerimoğlu eli öpülesi dedemiz... Şu nasihati Memedime hayatı ne güzel de anlatıyor...

    “Öyle deme hay yiğen. İnsanoğlu çiğ süt emmiştir. Her kötülüğü yapar, her iyiliği de yaptığı gibi. Öyle deme hay yiğen!”

    Her kötülüğü değil de her iyiliği yapan, yapmak isteyen, hayatını bu yöne doğru odaklayan insanlara konuyu getirmek istiyorum... Hayatı yaşanılır kılan, varlığı huzur veren, Her zaman olduğu gibi yine hep olacak olan insanlar ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi...

    “Bazı insanlar vardır, sırf doğuştan hoşturlar.”

    “Bunlar, yalnız insanlar kendilerini sevsinler diye doğmuşlardır.”

    Sonra en güzel tecrübenin tarifini dinliyorum...Birbirimizin canını en fazla acıttığımız tecrübesizliğimizin tarifini...

    “Düşünmek, tecrübenin yerini tutar. Sen, her şeyi inceden inceye düşün.”

    Parantez içinde belirttiğim bütün sözler kitap içerisindeki alıntılardır. Kıymetli yazarımız Yaşar Kemal öyle güzel betimlemeler yapmış ki olay yeri, olaylar kişiler hepsi gözünüzün önünde canlanıyor... Büyük bir emek var bu eserde, hakkını vere vere okumak gerek.

    “Yalan dünya. Sonun kara toprak.”

    Şu yalan dünyada birbirimize sırt dönmeden sen şusun, busun diyerek ötekileştirmeden, birbirimizi karanlığa, ıssızlığa itmeden gelin kıymetimizi bilelim...

    “Bir türkü duyulur... Gecede başka türlü, gündüzde başka türlüdür. Çocuk söylerse başka tatta, kadın söylerse... Genç söylerse başka türlü olur, yaşlı söylerse... Dağda söylenirse başka, ovada, ormanda, denizde başka türlüdür. Hep ayrı ayrı tattadır. Sabahleyin başka, öğle, ikindin, akşamlayın başkadır.”

    Türkümüze kulak verelim... Keyifli okumalar... :)
  • 400 syf.
    ·16 günde·Beğendi·10/10
    Cemil Meriç...
    1935'de hakikat uğruna gözlerini feda edebileceğini yazan genç Cemil Meriç, hazin bir tecelli olarak, 1955'de, yani tam yirmi yıl sonra, gözlerini kaybeder.
    Gözlerini kaybetmesiyle iki yıllık sağlık sorunları onu hem maddi hem manevi kişiliğini olumsuz yönde çok fazla etkiler.
    “Körlük bir nevi ölüm. Hayır, ölümden çok daha beter bir işkence, öldükten sonra yaşamak gibi bir şey. Bir hortlak gibi yaşamak, şekillerin silindiği, güzelliklerin kaybolduğu, cisimlerin katılaştığı bir dünyada yaşamak.Dünyanın dışında yaşamak.”( Jurnal 2.2.1963)

    Ve biz görenlere, gördüğünü sananlara tokat gibi cevap veren sözleri her okuyuşumda ayrı bir buhran içine çeker beni...
    “Görenin yalnızlıktan şikâyete hakkı yoktur: mevsimler, renkler, çiçekler, şehrin bütün kadınları, bütün çocuklar gören içindir, görmeyen bir insan bozuk bir ampul gibi, manasız, bıraktığınız yerde kalan bir paket; içinde eski hatıralar olduğu için arada bir karıştırılmaya layık... Çocukken oynadığımız bir taşbebek gibi, atmaya kıyamadığımız acayip bir külçe"
    (Jurnal, 16.7.1955)

    Jurnal I incelemesine geçmeden önce şu an öyle bir ruh hali içerisindeyim ki dünyanın bütün kitaplarını okumak istiyorum. Bu gören gözlerimin başka türlü hakkını verebileceğine inanmıyorum. Jurnal öylesine büyük bir eser öylesine büyük ki ne anlatmaya cümlelerim yeter ne kelimelerim onu anlatmak için bir araya gelebilir... Okumak için okumak değil her cümlesini her kelimesini her düşüncesini anlamak...

    Jurnal yazmasının tek bir nedeni vardı Cemil Meriç’in... Nedenden de ziyade yaşama bahanesi çünkü kendi öyle söylüyor...
    “Neden bu Jurnal'e devam ediyorum? Devam ediyorum, çünkü o benim kendimle diyaloğum, çevrem, dostum, sırdaşım. Tesellim aynı zamanda. Hafızam, yankım. Acılarımı da paylaşıyor. Jurnalim kişisel deneyimlerimin deposu, psikolojik güzergâhım, düşüncelerimin paslanmasına karşı bir önlem. Yaşama bahanem, neredeyse benden sonrakilere bırakacağım tek yararlı şey...

    ”Bir eser ancak hangi koşullarda, hangi bakış açısıyla ve kim tarafından yazıldığı bilinirse gerçek anlamına kavuşur.” Diyor...
    Mahmut Ali Meriç...

    Jurnal I..

    Ben Cemil Meriç’i tanımadan önce kelime sözcüğünün tam anlamını kavramış biri değildim.
    Basit bir sözdü benim için. Ama öyle değilmiş...
    “İsterdim ki kelimeler çiçek çiçek eşiğine yağsın, isterdim ki kelimeler yıldız yıldız aydınlatsın odanı. Sönen gözlerimin bütün aydınlığı kıvılcımlaşsın onlarda... Kelimeler buseleşsin ve güvercinler gibi, kuğular gibi uçsun sana..." (Jurnal, 1955).
    Sönen gözlerimin...

    Yaşamanın, sağ salim hayatta olmanın, düşüncelerinle, sözlerinle bir kalbi önce kendi kalbini sonra başka kalpleri dünyanın bütün kalplerini kazanmaya çalışmanın kıymeti ancak böylesine güzel bir kelimeler bir araya getirilerek anlatılabilirdi...
    “Yaşamak insanın kendini tedavi etmesi ve her gün yenilemesi demektir. Kendini bulmak ve yeniden fethetmektir yaşamak.”

    Duygular...
    Bulutlara,çiçeklere,kuşlara benzetiyor duyguları Cemil Meriç. Hepsinin kalbimizde ayrı ayrı yerleri olduğunu bir anda çat kapı geldiğini ve kaybettiğimizde nasıl değişkenlik gösterdiğini ne de güzel anlatıyor...
    “Bulutlara benzer duygular: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Çiçeklere benzer duygular: gönüllerde yıldız yıldız açılır, meyve olur, ağaç olur; nesiller dinlenir gölgesinde: muzaffer alınlarda taç olur. Çiçeklere benzer duygular, kuytu bir bahçede açan çiçeklere. Gözyaşlarında kanatlanır yaprakları, kalbinin kanıyla şafaklaşır. Ağlayınca açar o çiçekler, gülünce solar. Kuşlara benzer duygular. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlıktırlar, kâh sesleri işitilmez. Başında güneşler tutuşmuyorsa selamlayıp geçerler seni. Kuşlar soğuk iklimi sevmez.”

    Bu yaşadığımız çağın bir kalbi olduğunu söylüyor Cemil Meriç. Evet bir kalbi...
    “Ama kalbi var bu çağın. Yalnız beyin, yalnız merasim, yalnız poz değil.”

    Din, aşk, şiir...Bana göre tutunduğumuz dallar. Bizi hayata bağlayan gayelerimiz.Dünya ışığımız. Bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yaşam sebeblerimiz. Koptuğumuzda boşluğa düştüğümüz, yolumuzu şaşırdığımız,çaresizliğimiz...

    “Din, aşk, şiir: boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza attığı merdivenler. İnanamayanların inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı tanrıya inanabilseydiler. O zaman dünya cennet olurdu.”

    Acılar, acılarımız...
    Kendi kendimizi yediğimiz herkesten sakladığımız, dertlerimiz ,tasalarımız, kalbimiz...
    Uzanacak bir el aradığımız, yaramıza merhem aradığımız acılarımız...

    “Yalnızca paylaşılmayan acılar bizi yıkabilir.”

    Hazır acılara değinmişken...Benim en acı duyduğum edep ve ahlaktan yoksun saçma sapan tv dizilerinden, programlarından kurtulan ve hiçbir şey ifade etmeyen insana hiçbir şey katmayan sırf yazmak için yazılmış kağıtlara yazık edilmiş kitaplardan uzak duranlar takdire en fazla layık olanlardır.Cemil Meriç’e davranış bakımından bütün samimiyetiyle en yakın olan kişilerdir...Kendisi de şöyle anlatıyor...

    “Ahlâksızlığın, bencilliğin, kayıtsızlığın ferman ferman olduğu bir ülkede, bir kitabı, ahlâktan, insanlıktan bahseden bir kitabı okuyanlar ancak takdire lâyıktır. Soğuk ve süprüntülüklerden devşirme, maddeci, sözde maddeci yayınlardan tiksinen, kendilerine insaniyetçi süsü veren bir alay züppenin sapıklıklarına iğrenerek bakan ve bir kurtuluş arayan samimi çocuklar... Davranış bakımından kendimi onlara çok yakın buluyorum.”

    “İç ve dış dünyamıza ışık serpmeyen kitaptan bize ne? O aynada görmek istediğimiz kendimiziz. İmkân olarak, ümit olarak, korku olarak kendimiz.”

    Bir davamız olması gerektiğini yoksa hayatımızın bir anlam ifade etmeyeceğini yine tokat gibi yüzümüze yüzümüze çarpıyor Cemil Meriç...

    “Ya ölecek, ya kurtulacaksın. Sen ne ölmeye razısın, ne kurtulmaya çabalıyorsun.”

    Çok okuma, çok araştırma, çok düşünme, fazla derine dalma kafayı yersin diye uyutulmamızdan da ve bir yere gelemeyişimizden de şöyle söz ediyor Cemil Meriç...

    “Bizim ne nebatlara karşı sevgimiz, ne kitap düşkünlüğümüz var. Ama insanlığı ilgilendiren en büyük, en hayati dâvalar karşısında ondan çok daha sağır, ondan çok daha körüz. Tabular, tabular. Her adımda şuura dur emrini veren bir jandarma neferi. Her kapının arkasında elinde bıçak bekleyen dilsiz bir harem ağası. Düşünme! Düşüneni iftiranın ve sefaletin lağımında boğduktan sonra ellerimizi yıkayıp, "efendim, bizde filozof yetişmiyor" diye ah-u vahlar.”

    Karanlıktayız. Bu karanlıktan ancak birbirimizi ötekileştirmekten vazgeçip birbirimize gönül bağı ile bağlanarak birbirimize köstek değil destek olarak taşın üstüne bir taş da ben eklemeliyim düşüncesine sahip olarak ancak ve ancak o zaman karanlığımızı aydınlatabiliriz...
    “Sen kitabı cildine, insanı kürküne, postuna göre değerlendirecek kadar çocuksun.”
    “İnsanın sabahtan akşama kadar haykırası geliyor: karanlıktasınız, hâlbuki odanız, hâlbuki odalar, hâlbuki dünya ışıkla dolu.”
    “Dertlerini anlayabildim mi acaba? Arada uzun bir gürültü patırtı. Sesin duyulmuyor. Ama bu hepimizin derdi değil mi? Kopmak ve bağlanamamak.”

    İncelememi bitirmeden önce bir kaç kelam daha söylemek istiyorum... İncelemem de yazım hatalarım olmuş ise şimdiden özür dilerim.

    Yazarlarımızın çekmiş olduğu bütün sıkıntılar, vermiş oldukları hayat mücadelesi aslında hepsi bizler içindi...
    Çünkü onlar bu kadar sıkıntıyı bizler de başkalarına benzemeyelim diye çektiler...


    Son bir alıntı ile noktalıyorum... Okuduğunuz, dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Okumak dinlemektir...

    Cemil Meriç...
    “Mazim günahlarla dolu, hatalarla dolu. Ama yoluma ışık tutan olmadı. Olsa ne değişecekti bilmem. Ne var ki çocuklarıma karşı bilerek hiçbir kusur işlemedim. Hatalarım cehaletimden.... Gemisini kurtaran kaptandır. Hangi gemi, hangi kaptan? İnsanlar cam parçalarını gerçek hazineye tercih ediyorlar. Ve sonra Ödip kompleksi. Hayyam, efsane söylediler ve uykuya daldılar diyor. Benim efsanelerimi dinleyecek kimsem yok. Ve uyuyamıyorum da. Keşke ıstıraplarım sevdiklerimin işine yarasa.
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    Okuma grubumuzun bu ay belirlediği Somerset Maugham'ın "Boyalı Peçe" kitabını okudum.
    ️Aldatan her eşin, aldatma sebebini mutsuz evliliğine bağlaması sadece vicdanını rahatlatma bahanesidir.
    ️"Çinli bir köylü baltasını kaybetmiş. Komşusunun oğlundan şüphelenmiş, çünkü çocuk bir hırsız gibi konuşuyor, yürüyor ve davranıyormuş. Ertesi gün tarladaki aletlerin arasında baltayı bulmuş. Sonra çocuğu yine görmüş; bütün diğer çocuklar gibi konuşuyor, yürüyor ve davranıyormuş."    Kitap, aldatılma sahnesiyle başlıyor. Kocasına yakalandıığını düşünen Kitty, kocasının her normal hareketini yanlış yorumlamaya başlıyor. Acaba kapıyı açan o muydu?
    ️Kocasının öğrendiğini fark eden Kitty, en kolay şekilde boşanmayı istiyor. Olaylar karşısında sakinliğini koruyan Walter,  ona boşanmak için basit şartlar sunuyor. Fakat olaylar bundan sonra başlıyor.
    ️Kolera salgının olduğu Hong Kong'a gönüllü giden Walter'e hayal kırıklığı yaşayan eşi Kitty'de de eşlik ediyor gönülsüzce. Orda gördükleriyle değişime uğrayan Kitty, eşinin ne kadar fedakar ve özverili olduğunu görüyor. Biraz fazlaca konuyu anlattım sanırım. Somerset, "Boyalı Peçe" kitabıyla döneminin Londra aristokrasisini hedef alarak toplum yozlaşmasını, aile ilişkilerini ve ahlaki çöküntüyü bizlere sunmuş. Kadınların temel işlevi, zengin koca bulma olduğu bir dönem..
    ️Kitabın dili ve anlatımı oldukça akıcı. Kitaptaki aldatma kurmacası Zweig'den sonra ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Zweigin 'Korku' öyküsünde kocasını aldatan kadının eşinin yasak aşkını öğrenmesinden duyduğu korku anlatılıyor. Ve bu korkunun cazibesinin onu tutsak etmesi anlatılırken "Boyalı Peçe"deyse korkudan çok vicdan mukayyesesi ve yüzleşme var. Kitap, Edward Norton'un oynadığı "Duvak" filmine de çevrilmiş, onu da izlemenizi tavsiye ederim. Keyifli okumalar. 🤓
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bir kadın için korku ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Okurken kendinizi içinde yaşıyor gibi hissedeceğinize emin olduğum bir kitap kesin okunması gerekenlerden.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Gerçekten mükemmel bir kurgu ve inanılmaz his tasviri yapan dehşet güzel bir kitap. Gerçekten hayatında bir kez bile yalan söyleyenlerimiz bu kitabı okuduğunda -ki biri de benim- şaşkınlıkla, hisler ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi diyecekler. Bence yazarda, hayatında kendini köşeye sıkıştıracak yalanlar söylemiş olmalı. Yoksa bu kadar iyi yazamazdı. Ana karakterin eşindende alacak dersim çoktu açıkçası kendi adıma.