Yeryüzünde kalan bir saat ile gökyüzünde, büyük bir hızla hareket eden bir jetin içindeki saati düşünün. İkisi artık aynı zamanı gösterir mi? Hayır göstermez. Çünkü hız arttıkça zaman yavaşlar. Hareket eden için zaman, geride kalana göre daha ağır akar. Bu fark çoğu zaman saniyenin milyarda biri kadar küçüktür. Ama mesele büyüklüğü değil, anlamıdır: İnsan, farkına varmadan zamanı bükmektedir. Bu durum, Zaman genişlemesi olarak bilinir. Ve bu kavram, Albert Einstein’ın ortaya koyduğu İzafiyet Teorisi’nin kalbinde yer alır. Sonuç sarsıcıdır: Zaman, mutlak değildir. Herkes için aynı hızda akmaz. Şimdi de işin felsefi kısmına geçelim. Zamanı açıklamak dünyanın en zor işidir. Sevmediğiniz birinin yanında durur, sevdiğiniz birinin yanında akar. Bir koşucu için 1 saniye dakikalar gibi gelir. Teolojik olarak zamanı bükenleri de dinleriz. Ashâb-ı Kehf değil midir yıllarca uyuduğu rivayet edilen. Günümüzde zaman mefhumu çok daha farklı bir anlama geldi. Kimse onu elinde tutamıyor. Mevcut olanla da yetinemiyor. Zaman neye göre akıyor?
Duygu ve Düşünce
NİÇİN TÜRK ROMANI YOKTUR?
Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre bir Türk romanının olmayışının sebebi, “Türk romancısının cemiyetimizle, hayatımızla alâkadar olmayışı” değildir. Çünkü, içindeki isimler “Türk”tür; yaşayış bu memlekette mevcut bir yaşayış… Manzara; Anadolu ve İstanbul manzaraları… Mevzu: Kendi hayatımızdan seçilmiş. “Üstelik halledimeye çalışılan meseleler varsa, onlar da cemiyetin meseleleri…” Tanpınar bunları belirttikten sonra ilâve eder: “Hülâsa, yaşayışındaki tezatlarla dahi olsa, bu memleketin insanı, bu memleketin peyzajında, bu memleketin halkının diliyle kendi hazin veya mesut macerasını yaşıyor. Şimdi bu romanın cemiyetimizle alâkasız olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Daha ileri giderek söyleyelim, gazetelerimizde ve hayatımızda yer tutan meselelerin hemen hepsi Türk romanına geçmiştir. Türk romancısı, başka memleketlerde yeni yeni tecrübe edilen köylü romanı bile yapmaya kalkmıştır. Kadın-Erkek meselesi, cehâlet meselesi, yenilik meselesi, münevverin sermaye meselesi… daha realistlerin elinde köylünün hayatı, cehâlet, tembellik. Bütün bunlar bizim romanlarda var. O hâlde Türk romanı günü gününe yaşayışımızla alâkadar. Fakat bütün bunlara rağmen, bu romanı çok defa sun’î bulmamak, okurken cansızlığına isyan etmemek, hattâ realite ile arasında bir münasebet tesis etmemek de pek az mümkün.” (Ahmed Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, Dergah Yay., 4. Basım, İstanbul 1995, s. 46) Tanpınar’a göre romancıların “garbdan okuduklarının tesiri altında” kalmaları da “Türk romanının olmayışının” sebebi sayılamaz. Çok büyük bir romancı olan Fyodor Dostoyevski’nin **“eserlerinin asıl büyük temi, üzerinde o hepimizi kavrayan kahramanların mulajını yaptığı büyük model hariçten geliyor”dur. “Dünyanın hangi sanat hareketi, başka bir sanatın, başka bir dil âleminin tesiriyle
Türk Romanı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çok uzun zamandır hazır hissetmeyi bekliyoruz. İçimizdeki her şeyin nihayet yerine oturduğu, kim olduğumuzu, ne istediğimizi, ne için yaratıldığımızı tam olarak bildiğimiz sakin bir sabahı bekliyoruz. Sanki bir gün hayat birdenbire ağır olmaktan çıkıp netleşecekmiş gibi. Sanki gelecekte bir yerlerde her şeyi çoktan çözmüş bir versiyonumuz var ve biz sadece onlarla tanışmak için yeterince uzun süre hayatta kalmalıyız. Ama o sabah asla gelmez. Bu işler böyle yürümüyor. Bunların hiçbiri böyle yürümüyor. Keşfedilmeyi bekleyen, tamamlanmış bir versiyonunuz yok. Tüm karmaşanızın altında gizlenmiş, tamamen oluşmuş bir benliğiniz de yok. Tek bir doğru cevabı olan bir bulmaca değilsiniz. Gömülü bir hazine değilsiniz. Bulunmayı bekleyen biri değilsiniz. Yavaşça, acı verici bir şekilde, gerçekleşirken her zaman anlamlı görünmeyen şekillerde inşa ediliyorsunuz. Ve Tanrım, sanırım kimsenin sizi hazırlamadığı şey bu. Kendinizi yaratmanın, olmaya hiç benzemediği gerçeği. Çoğu zaman başarısız olmak gibi hissettiriyor. Yirmi üç yaşında olup gece saat 2'de dizüstü bilgisayarınıza bakıp herkesin hayatı sizden daha iyi anladığına inanmak gibi hissettiriyor. İnsanların ilerlediğini izlerken sizin sürekli yön değiştirmek gibi hissettiriyor. Sanki elinizde umutla bir şey alıp, aylar sonra onu geri bırakıyorsunuz çünkü yol boyunca bir yerlerde kendinizi onun içinde tanımayı bıraktınız. Bir şeyler denersiniz. Gerçekten yapabileceğiniz tek şey bu. Kursa kaydolursunuz. Kitapları alırsınız. Hayat dikkatinizi tekrar tamamen yutmadan önce üç hafta boyunca dili öğrenirsiniz. Spor salonuna gitmeye başlarsınız. Sonra bırakırsınız. Kendinizi yazar, tasarımcı, müzisyen, koşucu, erken kalkan biri, sonunda hayatını düzene sokan biri olacağınıza ikna edersiniz. Ve sonra birdenbire saat sabah üç olur ve
Substack
ATEİST FİLOZOF'UN HEZEYANI?
"Ateist Filozof 2" diye bir site varmış; bir yazısını da Facebook’ta birisi paylaşmış öyle haberim oldu şimdi. Üşenmedim hepsini okudum. Kur'an üzerine konuşuyor. Amanallahım… "Sözde Filozof" yazmış da yazmış! 30 maddeyle güya “Kur’an’ı çürüttüm” diyor. Okudum… Sonra dedim ki: “Keşke önce Kur’an’ı okusaydın be kardeşim!” 😊 Nedir iddiasının özü? ❗️"Kur’an; Tevrat ve İncil’deki namaz, oruç, abdest, başörtüsü, cinayetin ve hırsızlığın cezası, Adem, Nuh, İbrahim, İsrailoğulları gibi kıssaların alayını... hatta yağmur duasını bile çalmış bu eski metinlerden; kopya çekmiş güya çaktırmadan!" Bunu söylüyor! — "Kur'an Tanrı'nın vahyi falan değil, Muhammed'in Tevrat ve İncil'den intihalidir!" Hedefi, gayesi, derdi tasası bunu ispatlamakmış meğer... [İntihal: Çalıntı... Fikir veya kitaplardan kaynak göstermeden yapılan hırsızlık] Yorulmadan önce keşke bana sorsaydı? — Saman adam dövüyor çünkü sözde filozof. Hadi şuna birkaç kelam edelim:
"Nitelikli az"ı tercih...
"Hayatın sadeliği ile huzurunu solumak için kalabalıkları, istekleri ve hırsları terkiye atmak; fazlalıklardan beklentilerden ve niteliksiz herşeyden uzaklaşmak lazım" Modern dünya, bizi sürekli "daha fazlasına" sahip olmanın mutluluk getireceğine inandırmaya çalışırken, aslında gerçek huzur eksiltmekte saklıdır. Bu bize meşhur "az çoktur" felsefesini ve kadim öğretilerdeki "terk" kavramını hatırlatıyor. Bu sadeleşme süreci üç ana eksende gerçekleştirilebilir: Zihinsel sadeleşme ile beklentileri bırakmak...En büyük yükümüz, olayların veya insanların bizim istediğimiz gibi olması gerektiği yanılgısıdır. Beklenti azaldıkça, hayal kırıklığı yerini kabule ve iç huzura bırakır. Sosyal sadeleşme ve niteliksizden uzaklaşmak...Kalabalık her zaman zenginlik değildir. Çoğu zaman gürültüdür. Sadece "vakit öldüren" ilişkiler yerine, ruha değen az sayıda insanla derinleşmek, hayatın niteliğini bir anda yükseltir. Maddi sadeleşme ve fazlalıklardan arınmak...Hırslar ve bitmek bilmeyen istekler, insanı kendi hayatının kölesi yapar. Fazla eşya, fazla borç, fazla sorumluluk... Bunları attığımızda geriye kalan boşluk, aslında özgürlüğün ta kendisidir. "Mutluluk, sahip olduklarımızın değil, artık ihtiyaç duymadıklarımızın toplamıdır." Bu bakış açısı, insanın kendi içine dönmesine ve "ben aslında neyim, neye ihtiyacım var?" sorusuna dürüstçe cevap vermesine imkân verir. Yine de, bunun felsefesi güzel ama uygulaması "O kadar kolay mı?" dedirtiyor insana. Bu dinginliği soyut bir fikir olmaktan çıkarıp günlük hayatın içine, yani mutfak masasına, telefon ekranına ve ajandaya indirmek lâzım... Hayatın sadeliğini somut adımlarla hayata geçirmek: Dijital Alan: "Bildirim Orucu"...En büyük gürültü cebimizde. Niteliksiz bilgiden uzaklaşmanın en somut yolu budur. Telefonunuzdaki tüm sosyal
Bir yılın kıymetini sınıfta kalan öğrenci bilir, Bir ayın kıymetini doğum yapan anne bilir, bir haftanın kıymetini dergi çıkaran bilir, bir günün değerini idam mahkümü bilir , bir saatin kıymetini sevgilisini uğurlamak üzere peronda bekleyen bilir, bir saniyenin değerini ölümden son anda kurtulan bilir, bir salisenin değerini finişe ulaşan koşucu bilir. Ve zaman en çok hoyratça harcanan bir kıymettir hem de bozuk para gibi harcanan.